18 Ocak 2008 Cuma

Cümle Arası Anekdotlar-1

Geçenlerde yolda Fazıl Say gördüm.
”İnsan yolda Fazıl Say görür mü?” demeyin, gördüm işte.
Hem de ücra bir mekânda; arka sokaklardan birinde bulunan bir pazarda.
Şaşırmadım desem yalan olur.
Evet ben bir yalancıyım, şaşırmadım.
Neler görmedim ki orda?
Kalabalığa karışmış birçok teyze.
Sol taraftaki dükkânda gözleme yiyen göbekli, göbeksiz daha daha teyzeler.
Onlardan tiksinirken gördüm Fazıl Say’ı. Karşımdan geliyordu, beni tanımadı.
Ben de kendimi açık etmeyi sevmem zaten, iyi oldu böylesi.
Ama yine de emin olamadım işte; emin olmak istedim, peşine takıldım.
Eğer o Fazıl Say ise beni bu ücra mekândan kurtarıp sanatın kucağına götürecektir diye düşündüm.
Zaten İstanbul’da olsak onun Fazıl olduğuna siksen inanmazdım.
Ankara olunca daha bi inanasım geldi.
Ankara daha bi sanatsal kentmiş gibime geliyor.
Fazıl da sanatçıydı ya, ondan Ankara ile özdeşleştirdim işte.
Şimdi arkasındayım onun.
Yön değiştirdiğim için gözleme yiyen teyzeler sağımda, dolayısıyla ben kafamı biraz sola çevirerek yürüyorum.
Çok çevirmişim bu sefer sol gözümle gördüm gözleme yiyen göbekleri.
Ne olurdu görüş açımız 153 derece olmasaydı sanki. 30 iyidir. Bundan sonraki insan ırkı için böyle olmasını temenni edeceğim. Zaten bir şey değişmeyecek eminim. İnsan hep görmek istediği şeyleri görüyor.
Neyse.
Kafamı eğdim. Fazıl’a odaklandım.
Gözümüzün “depth of field” özelliğini seviyorum. Siz de kullanın arada bir.
Üstünde kahverengi deri mont, altında onun biraz açığı kadife pantolon, ayaklarında da sivri burun ayakkabıl…
“Haa siktir, Fazıl sivri burun mu giymiş? Kesin o değildir. Hay amına koyim” dedim.
“Daha beni sanatsal mekanlara götürecekti.” diye ekledim.
Nasıl da dikkat etmemişim. Hep teyzeler işte. Dikkatimi dağıttılar. Zıkkım yesinler.
“Lan, bari gidip suratına tekrar bakayım şunun” dedim.
Evet artık benim için “şu” oldu. Öylede nankörüm, silerim iki dakkada.
Şu, pazarcılarla konuştu, otoparkçılara selam verdi.
“Hay senin ben” dedim. Yüzünü tekrar görmeme gerek kalmadı.
Olsun gidip baktım. Benzetmişim.
Ama çok benziyodu, tühh anasını,
Zaten bende şans olsa, 3 yaşında piyano, 5 yaşında keman çalardım.
Neden bilmiyorum ama kemanı elime aldığımda hemen çalacakmışım gibime geliyor.
Sebebi küçükken yaptığımız;
- Ayı
- Girsin götüne keman yayı
diyaloğu olabilir mi?
“Keman yayına yazık, girsin götüne kazık” diye ekleyenlere de uyuz olurdum.
İşgüzar çocukları sevmezdim. Bi şeyi de tadında bırakın amına koyim.
Hadi ben de tadında bırakıyorum.
Gördünüz işte; insan yolda Fazıl Say görmezmiş.
Pazarda rastlayamayız onlara, teyzelerin arasında olmazlar.
Utanırlar kendilerinden.
Yolda rastlamadığım sanatı ne yapayım ben?
“Attır teyzecim ordan iki gözleme de bana, beraber zıkkımlanalım.”
Hemen yamadım kendimi teyzelere, ne pis adamım!
Ama ben buradan besleniyorum, bunuda unutmayın.
“Evet teyzecim, besleniyorum derken gözlemeyi kastediyorum.”
Şişşştt. Çaktırmayın. Teyzeler çok masum, bir o kadarda göbekli.

2 yorum:

  1. Ben de o işgüzar çocukları hiç sevmezdim. Her şeye cevap bulurlardı. Cevap vermeye programlanmış gibiydiler. Sanki onlar için hayat cevap vermekten ibaretti.

    Fazıl Say 'ın da .mına koyim ben ayrıca.

    YanıtlaSil
  2. giriş harbiden nefis, ama sonra o heyecanı koruyamamışsın, keşke biraz daha peşinden gitseydin ama başlangıç için oldukça iyi...

    YanıtlaSil