05 Temmuz 2009 Pazar

Monoton Kokteyli

O gün senaryonun son kısımlarını yazacaktık. Arkadaşın evine gittim. Cebimde 6 milyon küsür para vardı. Gitmeden de bakkaldan 3 ekmek bir de 5 litrelik su aldım. Bazen küçük burjuvalıklarım oluyor böyle; musluk suyunu sevmiyorum. Artık cebimde toplam 3,5 milyon kalmıştı, arkadaşımda da para olmadığını bildiğim için bundan sonra “cebimde” yerine “cebimizde” diyeceğim çünkü eve geldim. Evde oturduk, biraz sallandık. Hava sıcaktı, senaryoya başlayamıyorduk. Kahvaltı yapalım dedik, ekmeğimiz vardı. Arkadaş ağır ağır kahvaltıyı hazırlarken ben de bilgisayarın başında pinekliyordum. Bir yandan parasız ne yapacağız diye kara kara düşünürken bir yandan da Jim Jarmusch’un resimlerine bakıp gülüyorduk. Kara kara düşünme işlemini kendi başıma yaparken gülme işlemini arkadaşımla paylaşıyordum. Evet, böyle. Aniden telefon geldi. Arayan babamdı: “Oğlum bi tanıdığa kan lazım, arkadaşını da al gel, harçlık çıkar” diyordu. Yanımda bir arkadaşım olduğunu ona söylememiştim ama babalık içgüdüsü sanırım. “Tamam baba. Kahvaltı yapıp geliyoruz” dedim. Nasıl sevindik, nasıl anlatayım. Öyle işte. Aylak aylak oyalandık, resimlere baktık. Jarmusch’un hayatını sanki ilk defa okuyor gibi tekrardan okuduk. Böyle dar anlarda önceden yaptığın bir işi yapmak insana tarifsiz bir lezzet veriyor; riski olmadığından sanırım. Oyalandık, oyalandık. Hadi artık gidelim dedik. Arkadaş “babanı ara belki geç kalmışızdır” dedi. Aradım, açmadı. Hadi çıkalım, hayırlısı dedik. Kan verdikten sonra içeceğimiz meyve suyunu düşündük, sevindik. İki milyona arkadaşa akbil doldurduk. Başka bir arkadaşın öğrenci pasosu olduğu için rahattık. Hastaneye doğru yola çıktık. Yolda içimden” hasta ölmesin” diye dua ettiğimi hatırlıyorum. Nasıl bir düşmüşlükse artık, siz düşünün. İnmemiz gereken yerde indik. Hastaneyi sorduk. Şu tarafta dediler. Şu tarafa doğru yürüdük. Yolda babamı tekrar aradık. Açtı: “Oğlum saat ikiden sonra kan almıyorlar, geç kaldınız” dedi. Durduk. Üzüldüğümü hatırlıyorum. Artık hastanenin nerde olduğunu merak etmiyorduk. Kafamızı kaldırıp etrafımıza baktık. Arkadaş “hadi şu tarafa gidelim” dedi. Şu tarafa gittik, hastane o yönde değildi, emindik. Biraz gittik. Sıcaktı. Bir “İş Bankası” gördük. Bir umut kartımızı soktuk; hüsran. O arada aklıma bana para yollayacak olan bir arkadaş geldi.. Ona mesaj attık. Biraz oyalanacaktık, o yüzden girdik bankaya oturduk. Sıra numarası bile almıştık. Klima da tam arkamızdaydı. Biraz bekledik. O arada yakınlarda oturan başka bir arkadaş aklıma geldi. Son kontörlerimle onu aradık. Buyurun gelin dedi, çay da yapacaktı. Akbilde aktarmamız olduğu için tramvaya bindik. Binmeyebilirdik ama bizim şu küçük burjuvalıklarımız yok mu, lanet olsun onlara. İki durak sonra inecektik. Tramvay çok kalabalıktı ve biz tam kapının yanındaydık. İlk durakta diğer kapı açıldı ve biz kara kara o kapıdan nasıl ineceğimizi düşündük. Yol boyunca durağın hangi tarafta olduğuna baktık. Son ana kadar durağın hangi tarafta olduğunu fark edemediğimizden heyecanımızı hep koruduk. Ve bizim kapı açıldı. Nasıl sevindik, nasıl anlatsam. Öyle işte. Arkadaşın eve gittik, çay içtik. Sinema üzerine konuştuk bütün karnı aç adamların yaptığı gibi. Arkadaştan borç istemeye yüzüm tutmadı. Biraz dinlenip oradan çıktık. Sonra yürüdük, yürüdük. Nasıl acıktık, nasıl anlatsam. Öyle işte. Yolda halka tatlı gördük, taze taze pişiyordu. 1 milyona iki tatlı aldık. Artık 500 binimiz kalmıştı. Daha tatlıyı ısırmadan yanda su satan birini gördük. Su 250 bindi. Normalde 500 bin olurdu hep. Bunu bir işaret olarak algılayıp hemen iki su aldık. Artık tamamen rahattık, hiç paramız yoktu. Çıtır tatlıları ısırıp, az daha soğuk olması gereği üzerine konuşup yürüyorduk. Birden güneş arkadaşımı rahatsız etti: “Şura gölge, şurdan gidelim” dedi. Orası gideceğimiz yön değildi ama gittik, sorgulamadan. Gittikçe garip yerlerden geçiyorduk. Ara sokaklar, o sokaklardaki dükkânlar, dükkânların önünde boş oturanlar, Rusça konuşmalar, yazılar… Yürüdükçe yürüyorduk. Bazı yerlerden geçtik, birilerine bir yerler sorduk. Tarif ettiler ama küstahça oralara gitmedik. Sanki sorma amacımız onlara var olduğumuzu ispatlamaktı. Yollardan yürüdük. Bir yer gördük, aşağıda deniz. Önce biraz o tarafa yürüdük sonra yürümeye üşenip geri döndük. Başka yerler sorduk, başka yollara girdik. Aşağı inen dar bir sokaktan yürüme kararı aldık. Yolda “Hakkı Bulut” afişi gördük, resmini çektik; artık Sirkeci’deydik. “Bari kameralara bakalım HD kamaraları alıcı gibi davranırsan kurcalamaya izin veriyorlar, geçen ellemiştik” dedim, dedik. Doğubank’a doğru gittik. Doğubank’ın karşısında İş Bankası gördük. Bir umut arkadaş parayı yatırmıştır diye kartı soktuk; hüsran. “Olsun, arkadaş yatıracak eminim” dedim. Biraz daha dolanma kararı aldık. Doğubank’a girdik ama kameraları kurcalayamadık. Adamlar da paramız olmadığını anladılar sanırım hatta bir tanesi biraz da tersledi. Doğubank’ın arka kapısından çıktık. İş Bankası’na doğru gittik ama aks atlamıştı. Başka yöne gidiyorduk. Doğru yönü bulduk. İş Bankası’nın önünde durduk, kartı sokmadık. Aramadığına göre yatırmamıştır dedik. Biraz daha dolanma kararı aldık. Çiğköfteci Ali Usta’ya gittik. Adam arkadaşımı kapıdan gördü ve içeri davet etti. O anda onun gözlerine baktım, nasıl kıvıracağını merak ediyordum. “Az sonra geliyoruz abi” dedi. Öyle bir söylemişti ki “arabayı şuraya park ettik, güzel bir yere koyalım hemen geliyoruz” kıvamında söylemişti. Bunu ben yapamazdım. Onu tebrik ettim ve çiğ köftecinin etrafında bir tur attık. Tekrar oranın önünden geçerken dükkânın olduğu tarafa ben geçtim, arkadaşım benim iriliğime sığınıp saklandı. Oradan geçtik ve artık eve dönme kararı aldık. Tam Sirkeci’de karşı karşıya geçecekken para yatıracak arkadaştan mesaj geldi. Nasıl sevindik, nasıl anlatsam. Öyle işte. Oralarda biraz pinekledik. Etrafı izledik. Aklımıza senaryo geldi, anlaşmak üzere olduğumuz oyuncu geldi. Böyle iyi haberler diğer iyi şeyleri de akla getiriyor. Nasıl mutluyduk, nasıl anlatsam. Öyle işte. Ardından arkadaş bende kontör olmadığını anlayıp aradı. Parayı yatırdım dedi. Hemen gittik parayı çektik. 75 milyon yatırmış, hâlbuki 50 milyon yatıracaktı. Ona minnet duyduk ve az sonra geleceğiz dediğimiz Ali Usta’ya gittik. Adam çiğköfteyi bitirmişti. Ama gelmiştik ya, önemli olan oydu. Tepsinin dibinde kalan köftelerden biraz verdi, para da almadı. Alsaydı da verirdik, fazlasıyla paramız vardı. Artık eve kesin dönme kararı aldık. Trene bindik. İnmemiz gereken durakta indik. Eve giderken geçmemiz gereken büyük caddedeki bir kebapçıya oturduk. Fiyatın uygun olmasına da dikkat ettik. Ciğer şiş yedik. Diğer şişler 5 milyon, o 6 milyondu. Küçük burjuvalıklarımız işte. Oradan çıktık. Canımız dondurma çekti. Ama açık dondurma yemek istedik. Bazıları bir topuna bir milyon alıyor, bundan hoşlanmıyorduk. Bir süre dondurmacı aradık. En sonunda bir topuna 1 milyon almayan, sadece 1-2-3 milyonluk dondurma satan birini bulduk ama onunla da uzlaşamadık. Biz adamla tartışırken başka biri gelip 1 milyonluk dondurma alınca 1 milyonluk dondurmanın miktarını gördük ve 2’şer milyonluk dondurma aldık. Ben 3 renk, arkadaşım karışık aldı. Eve doğru yürüdük. Evin caddesine geldiğimizde yeni bir çiğköftecinin açılışına denk geldik. Dükkânın önüne bedava köfte koymuşlar, orda da yedik. Paramız olmasa bu kadar bedava geçinemezdik. Her zaman gittiğimiz markete bu sefer anlamsız ama büyük bir özgüvenle girdik. Bir Pepsi ve bir de limonata aldık. Her zaman gazoz ve limonata alıp monoton bir kokteyl yapardık. Bu sefer kola aldık, işte küçük burjuvalıklarımız. Hesaba dikkat etmeden parayı ödedik. Eve geldik. Yorulduğumuzu hissettik. Kendimizi terasa attık. Artık senaryonun son kısmını yazabilirdik. Senaryoya başladık. Arkadaşım bir de güzel çay demledi. Bir sahne yazdık. Pineklemeye başladık. O arada monoton kokteylimizden içtik. Yavaş yavaş üzerimize uyku çöktü. Önce arkadaşım, sonra da ben uzandığımız yerlerde uykuya daldık. Dalmadan da “yarın yazarız ya” gibi şeyler mırıldandık. Uyuduk.

07 Haziran 2009 Pazar

DEVAM NİTELİĞİNDE BİR FİLM - 1

DEVAM NİTELİĞİNDE BİR FİLM

BÖLÜM 1
KÖRLE YATAN…

İki arkadaş bir görüşmeden çıkmışlardır. Onun devamını izleriz. Uzunca bir sokakta yürümektedirler. Elemanların birinin gözünde siyah gözlük, elinde değnek vardır. Diğeri sinirli, kumral, biraz yağlı saçlı ve kemikli bir surata sahiptir. Kör olan daha sakindir… Yürürler…

K: Kör
T: Tekin

T: Ben sana demiştim, bu herif anlamaz diye. Nerde onda o kafa?

Yürürler…

T: Aslında çok komik, düşünsene(yürümeyi keser) kör yönetmen. Ne sansasyon olurdu? (Yürümeye devam eder) Gazeteler, televizyonlar haber arıyor zaten.
K: Bunları adama anlatmadın mı?
T: Anlatmadım mı?
K: Anlattın.
T: Evet anlattım, duymadın mı? Sağır mısın?
K: Yok körüm ben. Duydum.
T: E o zaman niye soruyosun?
K: Bi daha bana niye anlatıyosun, ondan soruyorum. Olmadı işte.
T: Başka yapımcıya gideriz. Yapımcı mı yok?

Suskun yürürler bir müddet…

K: Aslında bir senaryomuz olsa iyi olurdu.
T: Ya senaryo dediğin nedir! Biz burda hikâyenin hasını yakalamışız. Kör yönetmen. Filmin çekimi zaten kendiliğinden film.
K: Ama yine de arıyor insan bi senaryo. Adamlarla konuşurken daha rahat olur sanki.
T: (Sinirli) Olur. Yazarız bi tane. Bende hikâye çok.
K: Bi de diğer sefere sen kör ol.
T: Niye lan?
K: Ne bileyim. Kör olunca konuşamıyom.
T: Körsün olum göremiyon sadece.
K: İşte görmeden nasıl konuşulur ne bileyim. Hissedemiyom öyle.
T: Ya bi siktirgit. Konsantre ol olum yeter. Sadece konsantre. Bilinçaltını…

Yürürler… (Burada kesme var. Boşluktan gelecekler.)

T: Yoruldum ben. Nerdeydi bu durak.
(Dururlar)
K: (Elindeki değnekle bir yönü göstererek.) Şu taraftan gelmiştik sanki.
T: Tersim döndü amına koyim. (Diğer yönü gösterir.) Sanki şu taraftan girmiştik bu sokağa.
K: (Etrafına bakar) Burdan gelmiştik. Hissediyorum.
T: Lan yön şeyim de çok zayıftır ha. Adamın ofisi şu taraftaydı …. (kendi kendine konuşur, mırıldanır.)
K: Akşam olsa daha rahat buluruz.
T: Niye lan.
K: Kutup yıldızı var ya.
T: He.
K: Ondan işte.
T: O yıldız benim kafamı karıştırıyor amına koyim. Anlamıyom ki ne tarafta olduğunu.
K: Kuzeyde işte olum o. Ona yüzünü dönünce kuzeye dönmüş oluyon...
T: Antartikaya kadar yürürüz artık. Evi de pusulayla bulcaz amına koyim. O yıldızla bi
kere evi bul, o yıldıza doğru domalıp verecem sana.
K: Körüm ben bulamam ki.
T: O da doğru. Sesleri dinle o zaman. Ne biçim körsün. Otobüs sesi nerden geliyor?
K: (Dinler biraz) Yürü şu tarafa(kafasıyla gösterir) gidelim.

Giderler… (Başka plana keseriz. Tekrar gelirler konuşa konuşa. Kameranın önünde dururlar.)

K: Burdan da geçmiştik sanki.
T: Öbür taraftan da geçmiştik. Aks mı atladı acaba?
K: Nasıl lan?
T: Şaka olum şaka. Sinemaya gönderme yaptım.
K: Hehe. Acıktım da lan. Kör olunca demek çabuk acıkıyo insan.
T: E tabi haliyle. Bir duyun çalışmayınca diğerlerine yöneliyo beyin.
K: Evet.

Etraflarına bakarlar…

K: Gel bi de şöyle gidelim.

Yürürler…

K: Bi simitçi yok mu baksana etrafına.
T: Sen niye bakmıyorsun?
K: Körüm ben.
T: Ha doğru. (Etrafına bakar) ….. Yok valla. Nereye geldik lan biz.
K: Ne bilim. Acıktım da.
T: Para var mı ki olum.

Dururlar.(Buradan sonra ara ara yürüyecekler) Kör cebinden paraları çıkarır. Bozuk paradır hepsi. Sayar.

K: 2 buçuk milyon var.
T: Yeni paraya göre mi eski paraya göre mi?
K: Fark eder mi?
T: Ne bileyim.
K: Ben de bilmem yeni mi eski mi anlamıyom o kadarını. Körüm.
T: Evet doğru. Körsün. Ben hesaplıyım o zaman.(Biraz hesaplar) 2 lira 5 kuruş. İki bilet oluyo mu ki?
K: Yok, 2 lira 50 kuruş. 500 bin o, 50 bin değil.
T: Tamam işte (İnanmış bir şekilde) 2 buçuk milyon dedin. 2 lira. Buçukta 5 kuruş.
K: 50 kuruş lan o buçuk dediğin.
T: 50 kuruş eski 50 bin işte.
K: Olur mu lan. O zaman eski 100 bin kaç oldu şimdi.
T: O tedavülden kalktı. 100 kuruş yok ki.
K: Git işine. 50 bin kalkmadı o mu kalktı? 100 kuruş bi milyon oldu işte.
T: Ne alakası var. 100 kuruştan bi milyon olur mu? 1 milyon 1 lira oldu.
K: Tamam o zaman eski paraya göre hesaplayalım. Daha karlı oluyor sanki.
T: Tabi olum her şeyin eskisi iyidir.

Etraflarına bakarlar biraz.

K: Bilet kaç para ki?
T: 1 milyon 400 bin. Ama bilet satılıyo mu?
K: Halk otobüslerinde satılıyo işte.
T: Halk gelmezse napçaz. Şöförler 1 buçuk milyon alıyo.
K: Hesaplasana. İkimiz binebiliyoz mu?
T: (Hesaplar) Yok lan. Binemiyoz. Halk gelirse 300 bin, İETT gelirse 500 binimiz eksik.
K: Napçaz?
T: Yürürüz. Eksik para verip binmem o ibnelerin arabasına.
K: Yoruldum ben de. Siksen yürümem.
T: Ben de binmem o otobüse. Amcık kafalar.
K: Lan ben söylerim. Körüm zaten. Anlayış gösterirler.
T: Yok aga. Kutup yıldızını beklerim akşama kadar. Onunla bulurum evi ama siksen binmem o arabaya.
K: Lan manyak mısın? Napçaz o zaman?
T: Yerlere bak hacı. Yürümek istemiyosan para bul.
K: Kaç lazım?
T: 500 bin bul sen. Garantiye al.
K: Körüm ben.
T: Hadi. Doğru ya.(Düşünür) Hisset o zaman olum.

Kör yerlere bakar. Hafif hafif yürürler. Değneğini de arada bir yere değdirir. Öylece yere baka baka yürürler.

Tekrar kesme yaparız. Kör yerde bir para bulmuştur onunla uğraşıyordur.

K: Şişşt. Tekin. Buldum galiba lan. Bi baksana şuna.
T: (Tekin gelir bakar) Süper. 500 bin. Al lan işte.

Kör eğilir, almaya çalışır. Para yere yapışıktır. Münasebetsiz bir esnaf dükkânından çıkar, pis pis gülmeye başlar. Kör ona bakar, yere bakar. Tekin’e bakarak.

K: Yapışık mı lan bu yere?
T: Çekil bakim. (Bakar) He lan yapışık.

Yerden kalkarlar.

K: Amcık herif. Millet o parayı bulmak için götünü yırtıyo.

Tekin güler. Kör sinirlenir.

K: Sikerim lan, bu körlük zormuş. Maskara olduk elaleme.
T: (Gülerek) Boş ver.. Yerlere bakmaya devam et sen. Yürücez yoksa eve.

Kör hala kör gibi yürür. Biraz yürürler. Takip ederiz onları. Körün değneğinden bir ses gelir.

K: Buldum lan galiba. (Eğilir bakar ama eğildiği için pişmandır. Çünkü kördür ama sürekli unutuyordur. Yüzünü buruşturur.) Baksana lan bu kaç para?
T: Gazoz kapağı lan o.
K: Tuhhh. Markası neymiş?
T: Napçan?
K: Ne bileyim insan kör olunca merak ediyor böyle şeyleri.
T: (Eğilir bakar) Bilmem silinmiş.
K: (Eğilir alır, koklar) Schweppes.
T: Vay kör. Geliştirdin kendini. Ver bakim. (O da koklar, yüzüyle bilmem gibisinden bir mimik yapar)

Yürürler… Takip ederiz.
Körün değneğine yeniden bir metal çarpar.

K: Aha. (Yine eğilir. Ama hatırlayıp hemen kalkar) Bak bakalım bu ne?
T: (Bakar) Al al 250 bin.
K: (Eğilir alır, sevinir.) Hehe. Güzel. Kaldı 250 bin. Onu da sen bul.
T: Para kolay. Otobüsü bul sen de.
K: Tamam. (Kafasını kaldırır. Dinler gibi yapar. Tekin’in koluna girer. Yürürler bi tarafa doğru)

Keseriz. Yeni bir sahne. Şehir sesleri geliyordur. Otobüs vs… Durağa doğru gelirler. (Pozitif bir atmosfer oluşturulur)

K: (Sırıtıyordur) Ben sana dedim. Bu tarafta diye.
T: Aslanım benim. Zor oldu ama alıştın sen bu körlük olayına. Gördün mü hislerin kuvvetlendi.
K: Tabi olum. Bilinçaltımı ikna ettim. Sen ver o bulduğun 250 bini de.

Tekin parayı verir. Kör alır. Cebinden çıkarır diğer bozukları da. Sayar tekrardan. Otobüsü beklemeye başlarlar.

T: Şişş kör. Ne zaman gelir bu otobüs. Hissetsene.
K: (Hissetmeye çalışır gibi saçma bir şekilde kafasını kaldırır.) En fazla 10 dakka.
T: Hadi bakalım.

Kesme yaparız. Durakta oturuyorlardır.

T: 10 dakka oldu lan kör.
K: Harbi mi? (Saatine bakar) Olur abi daha yeni körüm. Hemen her şeyi hissedemiyorum.
T: O da doğru.

Kesme yaparız. Tekin ayaktadır, Kör oturuyordur. Kafası diktir, sanki hissetmeye çalışıyordur. Arada saatine bakar.

T: Kör, uğraşma hacı.
K:….
T: Bak bence beklemeyelim.
K: …
T: Beklemeyince daha çabuk geliyo lan.
K: Doğru. Napalım.
T: Bilmem beklemeyelim. Başka bi şeyle meşgul olalım.
K: Başka bi şeyle meşgul olurken de bekliyor olmicaz mı?
T: Yok başka bi şeyle meşgulken başka bi şeyle meşgul oluyo olcaz.
K: Napalım o zaman. Bi şey yapmak lazım.
T: Yazı tura atalım. Çıkar sendeki bozukları.

Kör çıkarır. 500 binlik demiri alır.

K: Yazı mı tura mı?
T: (Düşünür) Yazı
K: Bana da tura o zaman.

Kör parayı havaya atar. Tutamaz, yere düşürür.

T: Hay senin amına koyim.
K: Napim lan körüm.
T: Gözün kapalı mı atıyon lan?
K: Evet. Yoksa nasıl kör olayım?
T: (Gülmeye başlar) Bul lan şu parayı, denyo.

Kör eğilir, aramaya başlar.

T: Gözlerini aç lan. Koklama.

Kör aramaya başlar. O sırada otobüs gelir.

T: (Sevinir) Aha geliyo lan. Dedim ben sana. Beklemeyince geliyo. Hehe.
K: Parayı bulamıyom ki.
T: (Eğilir o da aramaya başlar) Amına koyim senin.

Uzak plana keseriz. Otobüs durağın önüne gelmiştir. Seyircide merak uyandırmak adına bu plana keseriz. Otobüs biraz durur ve gider. İkisi de duraktadır hala. Aramayı bırakmışlardır. Yakına keseriz.

T: 100 bini atsaydın bari. 500 bini niye atıyon. 100 bin eksik der, binerdik.
K: (Değneğine iki elini çenesinin altında birleştirip dayanmıştır.) Ne bileyim…. Körlük zormuş lan…

1. BÖLÜM SONU

07 Mayıs 2009 Perşembe

Öz Geçmiş - Sinopsis

Bir başvuru için hazırladığım öz geçmiş sinopsisi:

   Hiç Anadolu Bölgesi’nin ne yaparsa yapsın hiç de mühim olamayan bir kasabasında, hiç de mühim olmayan ve olsa olsa çocuğu meşhur olunca “ailesi normal bir aileydi” diye bahsedilecek olan bir ailenin, hiç önemli olmayan bir çocuğunun yaşama tutunma ya da her aşamada tuttuğunu kopardığı için her tuttuğunun elinde kalmasının, dolayısıyla elinde hiçbir şey kalmamasının buruk hikâyesi.
   Kahramanımız varoşlarda var oluşçuluk oynarken başladığı hayatını etrafındaki insanların başarısızlığına inat başarılı olma hevesiyle geçirir. Etrafındaki tek düzeliği kırmak için ÖSS’ye çok çalışır, iyi bir puan alır ve ODTÜ’de Kimya okumaya başlar. Kendisini farklı bir hayatın bekleyeceğini sanırken okuldaki seçkin kitlenin aslında çok da seçkin olmadığını ve hatta bu seçkin insanların bir süre sonra doğduğu yerdeki insanlardan da farklı olmadığını anlayarak isyan bayrağını çeker ve okulunu yarım bırakarak varoşlarına tekrar var olmak için döner.
   Bir kış günü döndüğü varoşlarında artık ne onlardan biri ne de ötekilerden biri olmadığının farkına varır. Yine de yaşamın onu getirdiği bu noktaya iyimserlikle bakarak her sabaha gülümsemeyle başlamayı dener. Annesini ne kadar özlediğini ve babasız bunca yıl nasıl kaldığını hayretler içinde fark eder ve geçmişteki hatalarını örtmek için sürekli ağlar. Bir süre sonra “artık ağlamak yok” der kendi kendine ve intihara karar verir. Nasıl intihar edeceğini kestiremediğinden ve etrafı kirletip annesini üzmekten korktuğu için intihardan vazgeçer. Bu sırada kendine yeni bir hobi edinir; mezarlıkları ve hastaneleri gezer. Kaderin cilvesiyle bir mezarlık yanındaki montaj stüdyosunda görsel efekt ve kurgu üzerine çalışmaya başlar. Arkası yarınların arkasını yarar ve hiç izlemediği televizyon için çalışır. Hayatın onu getirdiği bu çıkmaza da kızar ve işi gücü bırakıp kendi gibi 3-5 adamla sinemaya atılır. Bir uzun metraj ve onlarca sinopsis yazar. Şu an yazığı en garip olan sinopsistir ve hiçbir şeye benzemez. O da bunun farkındadır ama okuyan kişinin affına ve hoş görüsüne sığınmıştır. Ne olursa olsun hayat devam eder ve kahramanımız bu sinopsisin cevabını heyecanla bekler.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Gercekten Fazlası Degil

Gizli saklı, pek kimseye söylemeden içine girdiğim bir iş. Aslında içine girdiğim demek de yanlış olur, o beni içine çekti bir şekilde. Fazla kırmadan, dökmeden, kendi arkadaşlarımla, çevremle çekmeye çalıştım. Bir dil oluşturmak, sesi denemek, görüntüyü denemek adına kalkıştığım bu işi en sonunda bitirebildim. Çok içime sinmedi ama olsun, yine de paylaşmak istedim.

Çekimleri genelde tek başıma ve uzun bir süre zarfında yaptım. Sabit planlı bir film çekmeme rağmen tripod kullanmadım. Hem biraz sevmiyorum, hem de tripodum yoktu. Sürekli çözüm üretmeye çalışıp, yeterli kadrajları yakalamaya çalıştım.

Eksiklerine rağmen ilk ciddi filmim. 10 sene sonra da "evet, o filmi ben şu şu şu duyguyla şunları şunları düşünerek çekmiştim" diyebileceğim. Bu yüzden sevinçliyim

Neyse uzatmayayım, buyrun film...

Gerçekten Fazlası Değil
Süre: 12'46''

Yazan - Yöneten
Bilal Bay

Oyuncular
Yasemin Bay - Fikret Bay
Olcay Karagöz
Kemal Erol
Emre Şengün
Engin Behlül
Süheyp Tosun
Onur Karıncalı
Mert. M. Lale

Teşekkür: Code (Ali CAN)

Kamera: Panasonic DVX 102-B
Mikrofon: Azden SGM-1X

www.vimeo.com/3959597

04 Mart 2009 Çarşamba

Cümle Arası Anekdotlar - 3

Geçenlerde alaturkaya sıçayım dedim.
Yapamadım.
O geldi aklıma. 
Döndüm hüzünle sifonu çektim.
Sıçmamıştım ama adettendir, çekmek lazım.
Şarıl şarıl akan su tekrar onu düşündürdü.
Bir alafranga tuvalet uğruna kavga etmiştik.
Bize gelmişti.
Salata yemiş, sağlıklı su içmiştik.
Sıçası geldi herhalde.
“Lavabo nerede?” dedi.
“Şurda” dedim.
Gitti geri geldi.
“Ay orası banyo, lavabo nerde?” dedi.
“Haa, şurda” dedim.
Gitti tekrar geri geldi.
“Orası da mutfak, lavaboyu soruyorum ben” dedi.
Daha uzun “Haa” dedim, “şurda” diye de ekledim.
Gitti.
İçerden bir çığlık koptu.
Yanına koştum, kapıyı açtım.
Eğilmiş duruyordu sevdiceğim.
Beni görünce duygulandı.
“Ayy ben buna yapamam” dedi.
Sadece osurmuştu sanırım. Bir koku vardı.
Teselli etmeye çalıştım.
Bunun da diğerlerinden bir farkı olmadığını anlattım.
“Alaturka bu” dedi, “çok banal” diye de çemkirdi.
O an ayrılacağımızı anlamıştım.
Çok duygusal bir andı ve tuvalet dardı.
Bu ilişkide ters giden bir şeyler vardı.
Demek ki buymuş.
Uzunca bir süre aynı vaziyette ağladı.
Ben de uzun uzun anlattım.
Alafranga koyarsam içeri sığamayacağımı izah ettim.
Kapı da içeri açılıyordu.
Bu kızlar amma da anlayışsızmış.
Zaten kaç kere sıçacaktı benim tuvaletimde.
Salata yemişti zaten, götü de küçücüktü.
Hem evlensek kibrit kutusunda yaşayacaktık.
O zaman nereye sıçacaktı.
Hiç düşünmüyordu böyle şeyleri.
“Hem ağlarım hem giderim” dedi.
Gitti.
Bir daha da dönmedi.
Oysa tuvaleti genişletip içeri alafranga koydum.
İçeri ben zor sığıyorum ama o sığardı, küçüktü.
Haber saldım, dönmedi.
Ağıt yaktım:
Hasretinden alafrangalar eskittim sevgili
Alaturkaya sıçamaz oldum yokluğundan

Yine de dönmedi…

11 Ocak 2009 Pazar

Bir Öykü

“Bir virgüle kendini asıp defalarca ölmek istese de cümlenin düşmesinden korkarak vazgeçiyordu. Şöyle sağlam, kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü cümleler kurabildiğinde ve buna inanabildiğinde ölmeyi de deneyecekti, Jack London gibi veya Martin Eden…” Şimdiye kadar kurduğu hiçbir cümleden hoşnut değildi. Bir cümlesini bile sevebilseydi keşke. 24 yıldır kimseye göstermeden yazdığı ve siz bu yazıyı okumaya başlamadan az önce yırttığı, buruşturduğu ve çöpe attığı bütün kâğıtları tekrar gözden geçirerek, önceden yazdığı sağlam bir cümleyi aramayı kafaya koydu. “Nasıl olsa artık lazım olmayacak” demişti çöpe atarken yazıları. Haksız da değildi hani; gerçekten hiç lazım olmamışlardı. Ne birine aşkını ifade ederken bu cümleleri kullanabilmişti ne de iş yerindeki arkadaşlarına bahsedebilmişti bunlardan. Otobüsteyken, kafasını kaldırmadan kaldırımda yürürken, marketteyken, çocuğunu severken, kuruyemiş alırken, karısını sevmezken, uyurken, fermuarını çekerken, akrabalara katlanırken, su içerken, nefes alırken, gençken, saate bakarken, gömleğinin kolunu kıvırırken, 10 saniye sonra çöpe uzanacakken de bu cümleler hiç bir işine yaramayacaktı. Bugün izin günüydü, kesin kararını vermişti: Bugün bitirmeliydi bu işi, ne olacaksa olmalıydı artık. 

Çöpe doğru gitti ve içinden yırttığı kâğıtları ayıklamaya başladı. Uzunca bir süre kâğıtları toparlayarak oyalandı. Yırttığı parçaları bir şekilde birbirine ekliyor, oluşan cümleleri dikkatlice inceliyor ve genelde devrik, uzun cümleler yazdığı için bu işlemler biraz uzun sürüyordu. “Ne olurdu biraz daha kısa cümleler kursaydım sanki” diye hayıflandı kendi kendine. Kâğıtları düzgün toparlama işleminde başarılı olamayacağını anlayınca, bu iş bir süre sonra kelime ve cümle toparlama işlemine döndü. Farklı kâğıtların farklı yerlerindeki kelimeleri ve cümleleri birleştiriyor, oluşan anlamlara gizlice gülüyordu. Aslında kelimelerin o kadar da önemli olmadığını, önemli olanın anlamlı bir bütün oluşturma gayretinin olduğunu o sırada anlamıştı. 24 yıldır yazıyordu ama bunu yeni anlıyordu. Şaşmıştı. Şöyle bir cümle oluşturmuştu kâğıtlarından: 
“Otopsi raporumda otostoptan öldüğüm yazıyordu. Duygulandım ama ağlamadım. Artık ağlamıyordum.”
Bu cümleleri 5 farklı kâğıt parçasından oluşturmuştu. Aslında 5 farklı duyguyla, 5 farklı zamanda yazılmış kelimeler, cümleler kendince bir anlam bütünlüğü oluşturabiliyorlardı. Yıllardır düzgünce kuramadığı cümleyi acaba bu yırtık kâğıt parçaları ile mi yapacaktı? Bunu deneyerek görmesi lazımdı. İşe yaramaz dediği şeyler belki de ilk defa ona yardımcı olacaktı. Bu ucuz, seyircide merak uyandırma gayretinde olan hikâye girişi de ona pek akıcı ve akılcı gelmemişti ama oyun oyundu ve kuralına göre oynanıyordu, kuralı da kendisi koyuyordu. Ne olursa olsun sonradan oluşturduğu hiçbir cümleyi düzeltmek yoktu. 

24 yıldır o kadar çok yazmış ki ihtiyacı olduğu her kelimeyi bulabiliyordu. Bazen noktalama işareti ve kelime aynı kağıt parçasında denk geliyordu ve işini zorlaştırıyordu. Nokta ile birlikte gelen bir kelimeyi cümlenin son kelimesi yapmak, bir diğerini virgülle beraber kullanmak, ünlemsiz bir cümlenin sonuna ünlemli bir kelime koymak artık ona çok daha çekici geliyordu. Belki de boşu boşuna bu kadar uğraşmıştı yıllardır: İşte oluyordu, kelime cuk diye oturuyordu:
“İsrafil'e göz kırptım, elindeki düdüğü çal dostum, kıyamet vakti -Apocalypse Now- "Parayı veren düdüğü çalar" dedi. Çok üstelemedim, azami hırslı, asgari ücretli bir işçiydim, maaşım yeterdi hepimize. O paraya bakkaldan bir sürü bonibon alabilirdim: O beni seviyorsa kesinlikle bonibon da severdi!”

Az önce oluşturduğu o son cümlede artık bonibon seven kişiyi merak etmişti ve sayfanın devamını arıyordu. Bu sırada da gözüne çarpan kelimeleri, cümleleri bir kenara ayırıyordu. Bonibon seven kişinin kıytırık bir gençlik hevesi olduğunu anladığında epey bir süre geçmişti. Kıytırık gençlik hevesi üzerine bir süre düşündü: Bu yaşına kadar yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymamıştı ve şu anda eskiden yaptıklarının hemen hemen hiçbirini yapmıyordu. Yine de pişman değildi; işte bu yüzden çok pişmandı. Daha fazla pişman olmak istemiyordu ve çabucak bu işe son vermesi lazımdı. Geçmişi ile arasına giren bu kâğıtlardan bir an önce kurtulmak ve onlarsız bir hayata başlamak istiyordu. “Son bir kez” dedi içinden. Uzun bir cümlesini düzenledi ama nokta koyamıyordu. Ah bir koysaydı noktayı… Bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçerdi, noktayı koyabilse onun da noktasından elbet bir doğru geçecekti. Neredeydi bu doğru yıllardır da hayatından bir kez olsun geçmemişti? Hayatının noktası eksikti ve noktalanması gerekiyordu belki de. O da böyle düşündü ve beklemeye koyuldu. O cümlesini noktasız bırakıp, kâğıtlardan birinden bir virgül buldu. Özenle kurduğu cümlenin sonuna virgülü yerleştirip bir bantla birbirine yapıştırdı. Artık bundan başka cümle kurmayacaktı. Oyunun kuralı gereği oluşturduğu cümleleri silme imkânı olmadığı için az önce anlattıklarına kendisi bile inanmasa da oyuna devam etti. Siz de okumaya devam ettiniz. Bir 24 yıl daha böyle geçti... 

08 Ocak 2009 Perşembe

Redif

Aruz arzulardı benimkisi lakin elde kalan hep redifti;
Uyak gibi yapıp bir türlü uymayan, uyuşamayan hani
Şiirler de böyleydi, böylesi daha güzeldi, daha haki
Turkuaz bir çeşit derinlikti, derinlik derdimdi, derdimse koyu mavi.
Yüzme bilmeden dalgıçtım ya da çok dalgındım belki
Aniden su yüzüne çıkmamam gerekirdi,
Bu vurgunlar bana sahibinden, ihtiyaçtan hediyeydi.
Daha kötüsü daldığımda yazdı, çıktığımda çoktan kış gelmişti. 
Dışardaydım, etraf karbeyazdı, ayaza çalan soğuk gibi.
Zaten kar hep soğuktu, soğuksa hep beyaz sanki...

02 Ocak 2009 Cuma

Sen

     Günlerden bir gün; hani benim seni sevdiğim gün mesela, senin beni sevmediğin gün gibi. Tıpkı o gün gibi biliyorum ki, bugüne musalla taşında uyanmış olmasaydım, ölmeseydim mesela, sana öyle bir masal anlatabilirdim, öylesine etkileyebilirdim ki seni; bu masala inanmış olmak sende yaşama kudreti bırakmazdı. Ama bunu sana yapamazdım, söyleyemezdim inanabileceğin bir yalanı, söylemedim de. O yüzden bu yalanı şimdi söyleyebiliyorum ancak; soğuk bir musalla taşına musallat olduğum soluk bir sonbahar günü... Ölü bedenimin konuşabileceğini, ağzımdan repliksiz çıkan bu kelimeleri duyabileceğini ve dahası bu kelimeleri sevebileceğini açıkçası ben de kestirememiştim işin en başında. Ama ne zaman ki konuşmaya başladım ve sen “devam et, devam et” der gibi baktın ya feri kaçmış gözlerimin içine içine, işte o an içim içimi yedi için için, senin için. İşte bunun için devam ediyorum:

     Hani ben henüz bu taşın üzerine çıkmamışken de severdim ya seni, koşardım ya peşinden, haberin bile yoktu ya benden ve gülemezdin bile ya çabama; olsun yine de seni severdim sen gibi. Seni ilk tanıdığımda ya O’ysa diye şüpheye düşürebilmiştin ya beni; suretini görmeden, sadece metroda tutunan elini gördüğümde anlamıştım sen olduğunu da, yüzüne bakmaya çekinmiştim ya, ya sen değilsen diye, işte bu yüzden sevmiştim seni. Yüzüne bakamadan günlerce gelmiştim peşinden. Yürüyüşünden karakterini çözmeye çalışmış, kimleri usulca süzdüğüne bakmıştım. Kimlerle arkadaşlık edip, hangi filmlere gittiğini uzaktan uzaktan izlemiştim. Simit yiyişini, döner yemeyişini, çocukları sevişini, köpekleri sevmeyişini, otobüs beklemeni, buluşmalara geç kalmanı ve bütün bunları yaparken beni fark etmeyecek kadar aceleci olmanı ve beni fark etme konusunda hiç aceleci olmayışını sevmiştim. Yağmurdan kaçarken girdiğin kapalı mekânları, hava sıcakken aradığın gölgelikleri ben de gezmiştim senin peşinden. Dar gelirli bir ailenin dar pantolon giyen kızı olarak tanımlamıştım seni, sen hariç sevdiklerime anlatırken. Seni ne çok tanırlardı bilir misin, ben seni tanıyamadığım için diğerleri? Hep senden bahsederdim: İş görüşmelerimde medeni halimi sorduklarında ki düzeyli platonik ilişkimdin sen benim ve şaşkınlığıydın diğerlerinin. Konu işten ziyade hep sen olurdun bu görüşmelerde: Gözlerini, bakışını ve özlemini anlatırdım onlara. Gizlediği bir şeyler yok, sadece özlediği şeyler var diye özetlemiştim hayatını diğerlerine. Arkadaşlarınla fotoğraf çekilirken, fotoğrafı çeken arkadaşını da kadraja sığdırarak gizlice çektiğim fotoğrafını ve bir gün cebinden düşürdüğün –saat 10’da gelecekler- bir kâğıdı saklamıştım günlerce cebimde. Aşını kazanmak için aşındırdığın yolları ve bunları mecburiyetten yaptığın için sıktığın canını sevmiş, seni çok sevmiştim. Arkadaşlarınla arkadaş olmuş, evinin yakınlarına taşınmış ama sana açılamamıştım. Açılsam sanki bir şeyler eksilecekmiş gibi gelirdi ve sanki şu anda eksiliyor da. Hani ineceğin duraktan bir durak önce düğmeye basıp kimse inmediği için utangaçlığından inmek zorunda kalmıştın ya otobüsten, işte o otobüste ölmüştüm ben. Peşinden inememiştim ve az ileride zincirleme bir kaza tamlaması ile tamamlanmıştı bu di’li geçmiş hayatım. Sanırım bazı şeyler hep böyle yarım kalacak ve hep seni sevmeye devam edeceğim. Ancak başka bir hayata inanarak kendimi inandırabilirim bu acıya. Şu anda heyecanla bu konuşmanın bitmesini beklerken ve bakarken gözlerinin içine içine, sen beni artık duyamıyor ve sadece ağlıyorsun. Bu aşkı sana anlatan arkadaşının sana anlattıkları kadarı ile beni anlayabiliyorsun. Olsun yine de bir şeydir ve belki öteki hayat dedikleri şey budur. İnan çok huzurluyum ve mutluyum. Sadece şunu bilmeni istiyorum: Seni hala çok seviyorum. 

20 Kasım 2008 Perşembe

Iletilmis Bir Ileti

Yolladığım bir maili bloğumda paylaşmak istedim.

Biraz baktım programa.. Bu çocuklar bu cümleleri kurmayı kimden öğreniyorlar? Neden herkes tek tipleşiyor? Ve dahası neden bu konuları düşünüyorlar, bilemedim. Yersiz yersiz alkışlamalarına ise hiç girmeyeceğim. Okurken de huzursuzdum gençliğimizden, şimdi de öyleyim. Yine de ne çıkarsa oralardan çıkacak ama sistem otomatik canavarlar yaratıyor; beyinsiz ve tek tip. Beğenmediğim bu gençlikten beni ayıran belirgin birşey var mı bilmiyorum ama geldiğim şu noktada görüyorum ki ben onlardan biri değilim. Olsaydım sana burada bu lafları anlatmaya çalışmak yerine ilgiyle o programı izler ve ertesi gün görüşeceğim arkadaşlarım için konuşacak malzemeler toplardım. Oysa benim için herşey bir malzeme ve benim ertesi gün konuşacak arkadaşım yok:

Yolda yürürken yanımdan geçen adamın ensesinden sana bir hikaye uydurabilirim. Hemen sağımda dilenen kadının aslında çok mutlu-mesut bir hayatı olduğuna seni inandırabilir ve bu yalanda ısrar ederken çarpıştığım adamın gittiği yerle ilgili ısrarcı tahminlerde bulunabilirim. Tahminle kalmaz o adamı takip eder, eğer benim düşündüğüm yere gitmiyorsa hemen yönümü değiştirip bir taksicinin kornası ile taciz edilebilirim. El ele tutuşmuş gençlerin ağızlarına kelimeler uydurup birbirine düşürebilir ve mutlulukla sana çok sevdiğim bir filmi kendim çekseydim nasıl olurdu diye anlatabilirim. Müzisyenlere duyduğum kinin aslında müziğe karşı olan yeteneksizliğimden ileri geldiğini alt benliğime istemeden de olsa kabul ettirdikten sonra, sevdiğim bir şarkının sözlerini yalan yanlış kulağına fısıldar ve sonuna şarkıda olsun olmasın "seni seviyorum" ekleyebilirim. Pastanede oturanlarla hastanede yatanların ortak yönlerini bir bir sayar ve sevdiğim bir mezarlığa seni gezmeye götürebilirim. Hızlı matematik hesapları yaparak ölülerin yaşlarını hesaplar "ah ne kadar da gençmiş", "zaten yeterince yaşamış" , "tam da ortasındaymış ömrün" gibi cümleler kurabilirim. Bu esnada sen yanımda olabilir ve hayal gücümün bizi(bu ilk bizli cümlem!!) iteledği bu trajedinin tam ortasında umarsızca gülerek "ben de seni" diyebilirsin. Ben uzun uzun "ben de seni" cümlesinin altında ki samimiyetini tartarken gözlerinde gördüğüm samimiyete kendimi kaptırıp, yavaş yavaş adımlarımızı senkronlayabilirim. Bu uyumun bizi getirdiği yeni yeri önemsemeden yoldan geçen insanların az sonra evlerine gittiğinde neler yaşayacakları ile ilgili tahminlerde bulunur ve biz de bir evde yaşasak neler olur diye seninle iddiaya tutuşabilirim. Her iddiayı kaybettiğim gibi onu da kaybedebilir ve iddiayı sen kazandığın için senden daha çok sevinebilirim... ... ... Böylece uzayıp giden hayal gücümün bana gösterdiği hayallerden şimdi sıyrılıp gerçeğe döndüğümde uykumun gelmiş olduğunu ve artık yatma zamanının geldiğini anlıyorum. Rüyamda göreceğim güzel şeyleri bu mesajın iyimserliğine yorup, sabaha bir gülümsemeyle başlamayı deneyeceğim.

Aslını istersen canım hiç olmadığı kadar çok sıkılıyor ve bunları o yüzden yazıyorum. Yine de sonuna kadar direniyorum ve hayatın beni getirdiği yere iyimserlikle bakıyorum. Banane diyeceğini ve yukarda yazdıklarımın seni zerre kadar ilgilendirmeyeceğini bilsem de bu satırları yazmaya devam ediyor ve uzun zaman sonra sana iyi geceler diliyorum.

24 Ekim 2008 Cuma

Ahval

Helvalar, tencereler, kadınlar, çocuklar... Bütün ölü evlerindeki matemi matematiksel olarak hesapladım sonuç Mahmut Tuncer çıktı: “Bakkal amca bakkal amca, yağın var mı?” Bakkal amca şarkının aksine 70’lerdeki dar zamanları düşleyerek“yağ yok” dedi, biraz yağ çektim, zuladan çıkarttı: Hidrojen katkılı sıvı yağ, al sana katı “sana yağ.” Borcun 2 milyon. Bütün bu uğraşlar şunun içindi:

Dedem ölmüştü veya babaannem belki de ben. Vakit matem vaktiydi. İnsanlar anlamadığı şeyleri dinleyerek hüzünlenmeyi ya da sevinmeyi sevdikleri için bu hayatı anlatan bir kitabı da ölülerin ardından okuyarak mutlu oluyorlardı. Sıkıldım, kapıya çıktım. Kapıda, imam iyi okuduğu için babam açıktan bir 50’lik daha uzattı, adam almamazlık yapmadı. “Rahmetli iyi insandı.” dedi yalan bir nidayla. Ölülerin arkalarından rahmetli diye bahsetmemiz için ne kadar zaman gerekirdi? İnsan ne kadar zamanda rahmetli olurdu? Dedem 1 günde rahmetli olmuştu. Gerçi zaten rahmetli olmak için yeterince yaşlıydı ama babaannem o kadar değildi; onun rahmetli olması birkaç gün sürmüştü. İnsanlar için her şey ne kadar da kolaydı, dillerini hemen alıştırıveriyorlardı: “Rahmetli iyi insandı.” Kötü bir rahmetliye rastlamamıştım zaten, en fazla “rahmetli aslında iyi insandı” olurdun. İnsan rahmetli olunca iyi oluyordu. Rahmetli güzel bir şeydi. Bu parlak fikir bana hoş göründü:

İntiharımla ailemi iftihar ettirebilirdim.

Yıllarca bir baltaya sap olamadığım için ailemi iftihar ettirecek şeyin bu olduğuna kesin kanaat getirdim. Bunu yaparsam rahmetli olur ve “Rahmetli ne iyi insandı” ya da “rahmetli iyi insandı” olamazdım ama “rahmetli aslında iyi insandı” olurdum kesin. Hani aslında az daha yaşasa bize ısınacaktı, bizim gibi iyi olacaktı gibisinden. Her şeyin aslında ani bir ölüm karşısında ama önceden zaten bilinen kurallara göre hazırlandığı bir ölü evinde - Helva, tavuk pilav, ayran, Kur’an- ölü bedenim son kez kefene sarılı huzurlarına çıkar ve “rahmetlinin ruhuna” diyerek tavukları mideye indirirlerdi. Ailem bunları yaparak hem kendini rahatlatır hem de hayatımda ki belirsizliği diğerlerinin sevebileceği “rahmetli aslında iyi adamdı” şeklinde, benim anılarımı anlatarak tamamlardı:

”Ben aslında iyi adammışım, aslında akrabalarım geldiğinde bir bahane uydurup evden gitmem, bayramlarda yanlarına gitmemem onları sevmediğimden değil, gerçekten işim olduğu içinmiş. Ha tabi benim hiçbir zaman kesin bir işim olmamış ama olsun yine de az daha yaşasam bir iş sahibi olabilirmişim, bunun için çabalıyor ve bazı yerlere başvuruyormuşum. Yok canım, günlerce odamdan çıkmadan kötü bir şey yapmıyormuşum: Odamda film izliyor ve kitap okuyormuşum, bunlar kötü şeyler sayılmazmış ve hem ben kimsenin tavuğuna kışt dememişim. Aslında sorun da buymuş içlerinden birine göre. Aslında ben gayet zeki ve idrakliymişim, hem iki üniversite bırakmışım, istesem çok daha aktif biri olabilir, başarılarımla göğüslerini kabartabilirmişim. Sorun da buymuş: Neden olmamışım? Bir bildiğim varmış bir ötekine göre. Bir bildiğim varmış ve ben bütün o durgunluğumun altında aslında kocaman hayaller saklıyormuşum, suskunluğum bundanmış: Çok şey biliyormuşum. Hani fena da sayılmazmış susmam diğerine göre. Konuşsaymışım üniversiteye hazırlanan yeğenime kötü örnek teşkil eder, onu da kendim gibi yaparmışım. Hem hayat öyle amaçsız da yaşanmazmış ki, en kötü bir memuriyete girer ve orda bir iş sahibi olabilirmişim. Peki bunu neden yapmamışım? Bir bildiğim mi varmış? Hadiymişim oradan, besbelli tembelmişim. Yok yok, aslında o kadar da tembel değilmişim bir başka ötekine göre. Canım istediği zaman istediğim şeyi yapabiliyormuşum. O üniversiteleri besbelli çalışarak kazanmışım ama yine de bazı sorunlarım da yok değilmiş ama hangi insanın sorunu yok değilmiş ki? Ben aslında iyi adammışım, rahmetli. Bir keresinde…” İşte ben de rahmetli olmuştum. Bu kadar erken beklemiyorum açıkçası.

Onların bu muhabbetlerinden sıkılıp bir an önce gömülmek ve son toprağı üzerime serptikten sonra başımdan defolmaları için bekledim. “Ölen aslında benmişim, aşıklar ölmezmiş. Ben hayvanmışım”. Bu sözleri toprağın üstüne kapaklanan son sevgilimden duyuyordum. Bir süre öylece bekledi ve o da gitti başımdan. Şimdi rahattım. Mezarlıkları çok severdim, böylesi ne de güzel oldu. Şimdi sorgu melekeleri geliyor ve ben bu satırları günah ve sevaplarımızı yazan, sağ ve sol omzumuzda duran meleklere dikte ettiriyorum. Sağ olsunlar kırmadılar beni, çok cana yakın çıktılar. Umarım sorgu meleklerinin soruları zor olmaz. Duyduğuma göre onların sordukları soruların yaptığın kadarına da puan veriliyormuş. Bu yüzden aklıma ne gelirse yazacağım. Şimdilik hoşça kalın.