05 Temmuz 2009 Pazar
Monoton Kokteyli
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
05:43
6
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
07 Haziran 2009 Pazar
DEVAM NİTELİĞİNDE BİR FİLM - 1
DEVAM NİTELİĞİNDE BİR FİLM
BÖLÜM 1
KÖRLE YATAN…
İki arkadaş bir görüşmeden çıkmışlardır. Onun devamını izleriz. Uzunca bir sokakta yürümektedirler. Elemanların birinin gözünde siyah gözlük, elinde değnek vardır. Diğeri sinirli, kumral, biraz yağlı saçlı ve kemikli bir surata sahiptir. Kör olan daha sakindir… Yürürler…
K: Kör
T: Tekin
T: Ben sana demiştim, bu herif anlamaz diye. Nerde onda o kafa?
Yürürler…
T: Aslında çok komik, düşünsene(yürümeyi keser) kör yönetmen. Ne sansasyon olurdu? (Yürümeye devam eder) Gazeteler, televizyonlar haber arıyor zaten.
K: Bunları adama anlatmadın mı?
T: Anlatmadım mı?
K: Anlattın.
T: Evet anlattım, duymadın mı? Sağır mısın?
K: Yok körüm ben. Duydum.
T: E o zaman niye soruyosun?
K: Bi daha bana niye anlatıyosun, ondan soruyorum. Olmadı işte.
T: Başka yapımcıya gideriz. Yapımcı mı yok?
Suskun yürürler bir müddet…
K: Aslında bir senaryomuz olsa iyi olurdu.
T: Ya senaryo dediğin nedir! Biz burda hikâyenin hasını yakalamışız. Kör yönetmen. Filmin çekimi zaten kendiliğinden film.
K: Ama yine de arıyor insan bi senaryo. Adamlarla konuşurken daha rahat olur sanki.
T: (Sinirli) Olur. Yazarız bi tane. Bende hikâye çok.
K: Bi de diğer sefere sen kör ol.
T: Niye lan?
K: Ne bileyim. Kör olunca konuşamıyom.
T: Körsün olum göremiyon sadece.
K: İşte görmeden nasıl konuşulur ne bileyim. Hissedemiyom öyle.
T: Ya bi siktirgit. Konsantre ol olum yeter. Sadece konsantre. Bilinçaltını…
Yürürler… (Burada kesme var. Boşluktan gelecekler.)
T: Yoruldum ben. Nerdeydi bu durak.
(Dururlar)
K: (Elindeki değnekle bir yönü göstererek.) Şu taraftan gelmiştik sanki.
T: Tersim döndü amına koyim. (Diğer yönü gösterir.) Sanki şu taraftan girmiştik bu sokağa.
K: (Etrafına bakar) Burdan gelmiştik. Hissediyorum.
T: Lan yön şeyim de çok zayıftır ha. Adamın ofisi şu taraftaydı …. (kendi kendine konuşur, mırıldanır.)
K: Akşam olsa daha rahat buluruz.
T: Niye lan.
K: Kutup yıldızı var ya.
T: He.
K: Ondan işte.
T: O yıldız benim kafamı karıştırıyor amına koyim. Anlamıyom ki ne tarafta olduğunu.
K: Kuzeyde işte olum o. Ona yüzünü dönünce kuzeye dönmüş oluyon...
T: Antartikaya kadar yürürüz artık. Evi de pusulayla bulcaz amına koyim. O yıldızla bi
kere evi bul, o yıldıza doğru domalıp verecem sana.
K: Körüm ben bulamam ki.
T: O da doğru. Sesleri dinle o zaman. Ne biçim körsün. Otobüs sesi nerden geliyor?
K: (Dinler biraz) Yürü şu tarafa(kafasıyla gösterir) gidelim.
Giderler… (Başka plana keseriz. Tekrar gelirler konuşa konuşa. Kameranın önünde dururlar.)
K: Burdan da geçmiştik sanki.
T: Öbür taraftan da geçmiştik. Aks mı atladı acaba?
K: Nasıl lan?
T: Şaka olum şaka. Sinemaya gönderme yaptım.
K: Hehe. Acıktım da lan. Kör olunca demek çabuk acıkıyo insan.
T: E tabi haliyle. Bir duyun çalışmayınca diğerlerine yöneliyo beyin.
K: Evet.
Etraflarına bakarlar…
K: Gel bi de şöyle gidelim.
Yürürler…
K: Bi simitçi yok mu baksana etrafına.
T: Sen niye bakmıyorsun?
K: Körüm ben.
T: Ha doğru. (Etrafına bakar) ….. Yok valla. Nereye geldik lan biz.
K: Ne bilim. Acıktım da.
T: Para var mı ki olum.
Dururlar.(Buradan sonra ara ara yürüyecekler) Kör cebinden paraları çıkarır. Bozuk paradır hepsi. Sayar.
K: 2 buçuk milyon var.
T: Yeni paraya göre mi eski paraya göre mi?
K: Fark eder mi?
T: Ne bileyim.
K: Ben de bilmem yeni mi eski mi anlamıyom o kadarını. Körüm.
T: Evet doğru. Körsün. Ben hesaplıyım o zaman.(Biraz hesaplar) 2 lira 5 kuruş. İki bilet oluyo mu ki?
K: Yok, 2 lira 50 kuruş. 500 bin o, 50 bin değil.
T: Tamam işte (İnanmış bir şekilde) 2 buçuk milyon dedin. 2 lira. Buçukta 5 kuruş.
K: 50 kuruş lan o buçuk dediğin.
T: 50 kuruş eski 50 bin işte.
K: Olur mu lan. O zaman eski 100 bin kaç oldu şimdi.
T: O tedavülden kalktı. 100 kuruş yok ki.
K: Git işine. 50 bin kalkmadı o mu kalktı? 100 kuruş bi milyon oldu işte.
T: Ne alakası var. 100 kuruştan bi milyon olur mu? 1 milyon 1 lira oldu.
K: Tamam o zaman eski paraya göre hesaplayalım. Daha karlı oluyor sanki.
T: Tabi olum her şeyin eskisi iyidir.
Etraflarına bakarlar biraz.
K: Bilet kaç para ki?
T: 1 milyon 400 bin. Ama bilet satılıyo mu?
K: Halk otobüslerinde satılıyo işte.
T: Halk gelmezse napçaz. Şöförler 1 buçuk milyon alıyo.
K: Hesaplasana. İkimiz binebiliyoz mu?
T: (Hesaplar) Yok lan. Binemiyoz. Halk gelirse 300 bin, İETT gelirse 500 binimiz eksik.
K: Napçaz?
T: Yürürüz. Eksik para verip binmem o ibnelerin arabasına.
K: Yoruldum ben de. Siksen yürümem.
T: Ben de binmem o otobüse. Amcık kafalar.
K: Lan ben söylerim. Körüm zaten. Anlayış gösterirler.
T: Yok aga. Kutup yıldızını beklerim akşama kadar. Onunla bulurum evi ama siksen binmem o arabaya.
K: Lan manyak mısın? Napçaz o zaman?
T: Yerlere bak hacı. Yürümek istemiyosan para bul.
K: Kaç lazım?
T: 500 bin bul sen. Garantiye al.
K: Körüm ben.
T: Hadi. Doğru ya.(Düşünür) Hisset o zaman olum.
Kör yerlere bakar. Hafif hafif yürürler. Değneğini de arada bir yere değdirir. Öylece yere baka baka yürürler.
Tekrar kesme yaparız. Kör yerde bir para bulmuştur onunla uğraşıyordur.
K: Şişşt. Tekin. Buldum galiba lan. Bi baksana şuna.
T: (Tekin gelir bakar) Süper. 500 bin. Al lan işte.
Kör eğilir, almaya çalışır. Para yere yapışıktır. Münasebetsiz bir esnaf dükkânından çıkar, pis pis gülmeye başlar. Kör ona bakar, yere bakar. Tekin’e bakarak.
K: Yapışık mı lan bu yere?
T: Çekil bakim. (Bakar) He lan yapışık.
Yerden kalkarlar.
K: Amcık herif. Millet o parayı bulmak için götünü yırtıyo.
Tekin güler. Kör sinirlenir.
K: Sikerim lan, bu körlük zormuş. Maskara olduk elaleme.
T: (Gülerek) Boş ver.. Yerlere bakmaya devam et sen. Yürücez yoksa eve.
Kör hala kör gibi yürür. Biraz yürürler. Takip ederiz onları. Körün değneğinden bir ses gelir.
K: Buldum lan galiba. (Eğilir bakar ama eğildiği için pişmandır. Çünkü kördür ama sürekli unutuyordur. Yüzünü buruşturur.) Baksana lan bu kaç para?
T: Gazoz kapağı lan o.
K: Tuhhh. Markası neymiş?
T: Napçan?
K: Ne bileyim insan kör olunca merak ediyor böyle şeyleri.
T: (Eğilir bakar) Bilmem silinmiş.
K: (Eğilir alır, koklar) Schweppes.
T: Vay kör. Geliştirdin kendini. Ver bakim. (O da koklar, yüzüyle bilmem gibisinden bir mimik yapar)
Yürürler… Takip ederiz.
Körün değneğine yeniden bir metal çarpar.
K: Aha. (Yine eğilir. Ama hatırlayıp hemen kalkar) Bak bakalım bu ne?
T: (Bakar) Al al 250 bin.
K: (Eğilir alır, sevinir.) Hehe. Güzel. Kaldı 250 bin. Onu da sen bul.
T: Para kolay. Otobüsü bul sen de.
K: Tamam. (Kafasını kaldırır. Dinler gibi yapar. Tekin’in koluna girer. Yürürler bi tarafa doğru)
Keseriz. Yeni bir sahne. Şehir sesleri geliyordur. Otobüs vs… Durağa doğru gelirler. (Pozitif bir atmosfer oluşturulur)
K: (Sırıtıyordur) Ben sana dedim. Bu tarafta diye.
T: Aslanım benim. Zor oldu ama alıştın sen bu körlük olayına. Gördün mü hislerin kuvvetlendi.
K: Tabi olum. Bilinçaltımı ikna ettim. Sen ver o bulduğun 250 bini de.
Tekin parayı verir. Kör alır. Cebinden çıkarır diğer bozukları da. Sayar tekrardan. Otobüsü beklemeye başlarlar.
T: Şişş kör. Ne zaman gelir bu otobüs. Hissetsene.
K: (Hissetmeye çalışır gibi saçma bir şekilde kafasını kaldırır.) En fazla 10 dakka.
T: Hadi bakalım.
Kesme yaparız. Durakta oturuyorlardır.
T: 10 dakka oldu lan kör.
K: Harbi mi? (Saatine bakar) Olur abi daha yeni körüm. Hemen her şeyi hissedemiyorum.
T: O da doğru.
Kesme yaparız. Tekin ayaktadır, Kör oturuyordur. Kafası diktir, sanki hissetmeye çalışıyordur. Arada saatine bakar.
T: Kör, uğraşma hacı.
K:….
T: Bak bence beklemeyelim.
K: …
T: Beklemeyince daha çabuk geliyo lan.
K: Doğru. Napalım.
T: Bilmem beklemeyelim. Başka bi şeyle meşgul olalım.
K: Başka bi şeyle meşgul olurken de bekliyor olmicaz mı?
T: Yok başka bi şeyle meşgulken başka bi şeyle meşgul oluyo olcaz.
K: Napalım o zaman. Bi şey yapmak lazım.
T: Yazı tura atalım. Çıkar sendeki bozukları.
Kör çıkarır. 500 binlik demiri alır.
K: Yazı mı tura mı?
T: (Düşünür) Yazı
K: Bana da tura o zaman.
Kör parayı havaya atar. Tutamaz, yere düşürür.
T: Hay senin amına koyim.
K: Napim lan körüm.
T: Gözün kapalı mı atıyon lan?
K: Evet. Yoksa nasıl kör olayım?
T: (Gülmeye başlar) Bul lan şu parayı, denyo.
Kör eğilir, aramaya başlar.
T: Gözlerini aç lan. Koklama.
Kör aramaya başlar. O sırada otobüs gelir.
T: (Sevinir) Aha geliyo lan. Dedim ben sana. Beklemeyince geliyo. Hehe.
K: Parayı bulamıyom ki.
T: (Eğilir o da aramaya başlar) Amına koyim senin.
Uzak plana keseriz. Otobüs durağın önüne gelmiştir. Seyircide merak uyandırmak adına bu plana keseriz. Otobüs biraz durur ve gider. İkisi de duraktadır hala. Aramayı bırakmışlardır. Yakına keseriz.
T: 100 bini atsaydın bari. 500 bini niye atıyon. 100 bin eksik der, binerdik.
K: (Değneğine iki elini çenesinin altında birleştirip dayanmıştır.) Ne bileyim…. Körlük zormuş lan…
1. BÖLÜM SONU
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
06:20
3
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
07 Mayıs 2009 Perşembe
Öz Geçmiş - Sinopsis
Hiç Anadolu Bölgesi’nin ne yaparsa yapsın hiç de mühim olamayan bir kasabasında, hiç de mühim olmayan ve olsa olsa çocuğu meşhur olunca “ailesi normal bir aileydi” diye bahsedilecek olan bir ailenin, hiç önemli olmayan bir çocuğunun yaşama tutunma ya da her aşamada tuttuğunu kopardığı için her tuttuğunun elinde kalmasının, dolayısıyla elinde hiçbir şey kalmamasının buruk hikâyesi.
Kahramanımız varoşlarda var oluşçuluk oynarken başladığı hayatını etrafındaki insanların başarısızlığına inat başarılı olma hevesiyle geçirir. Etrafındaki tek düzeliği kırmak için ÖSS’ye çok çalışır, iyi bir puan alır ve ODTÜ’de Kimya okumaya başlar. Kendisini farklı bir hayatın bekleyeceğini sanırken okuldaki seçkin kitlenin aslında çok da seçkin olmadığını ve hatta bu seçkin insanların bir süre sonra doğduğu yerdeki insanlardan da farklı olmadığını anlayarak isyan bayrağını çeker ve okulunu yarım bırakarak varoşlarına tekrar var olmak için döner.
Bir kış günü döndüğü varoşlarında artık ne onlardan biri ne de ötekilerden biri olmadığının farkına varır. Yine de yaşamın onu getirdiği bu noktaya iyimserlikle bakarak her sabaha gülümsemeyle başlamayı dener. Annesini ne kadar özlediğini ve babasız bunca yıl nasıl kaldığını hayretler içinde fark eder ve geçmişteki hatalarını örtmek için sürekli ağlar. Bir süre sonra “artık ağlamak yok” der kendi kendine ve intihara karar verir. Nasıl intihar edeceğini kestiremediğinden ve etrafı kirletip annesini üzmekten korktuğu için intihardan vazgeçer. Bu sırada kendine yeni bir hobi edinir; mezarlıkları ve hastaneleri gezer. Kaderin cilvesiyle bir mezarlık yanındaki montaj stüdyosunda görsel efekt ve kurgu üzerine çalışmaya başlar. Arkası yarınların arkasını yarar ve hiç izlemediği televizyon için çalışır. Hayatın onu getirdiği bu çıkmaza da kızar ve işi gücü bırakıp kendi gibi 3-5 adamla sinemaya atılır. Bir uzun metraj ve onlarca sinopsis yazar. Şu an yazığı en garip olan sinopsistir ve hiçbir şeye benzemez. O da bunun farkındadır ama okuyan kişinin affına ve hoş görüsüne sığınmıştır. Ne olursa olsun hayat devam eder ve kahramanımız bu sinopsisin cevabını heyecanla bekler.
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
15:30
2
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
11 Nisan 2009 Cumartesi
Gercekten Fazlası Degil
Gizli saklı, pek kimseye söylemeden içine girdiğim bir iş. Aslında içine girdiğim demek de yanlış olur, o beni içine çekti bir şekilde. Fazla kırmadan, dökmeden, kendi arkadaşlarımla, çevremle çekmeye çalıştım. Bir dil oluşturmak, sesi denemek, görüntüyü denemek adına kalkıştığım bu işi en sonunda bitirebildim. Çok içime sinmedi ama olsun, yine de paylaşmak istedim.
Çekimleri genelde tek başıma ve uzun bir süre zarfında yaptım. Sabit planlı bir film çekmeme rağmen tripod kullanmadım. Hem biraz sevmiyorum, hem de tripodum yoktu. Sürekli çözüm üretmeye çalışıp, yeterli kadrajları yakalamaya çalıştım.
Eksiklerine rağmen ilk ciddi filmim. 10 sene sonra da "evet, o filmi ben şu şu şu duyguyla şunları şunları düşünerek çekmiştim" diyebileceğim. Bu yüzden sevinçliyim
Neyse uzatmayayım, buyrun film...
Gerçekten Fazlası Değil
Süre: 12'46''
Yazan - Yöneten
Bilal Bay
Oyuncular
Yasemin Bay - Fikret Bay
Olcay Karagöz
Kemal Erol
Emre Şengün
Engin Behlül
Süheyp Tosun
Onur Karıncalı
Mert. M. Lale
Teşekkür: Code (Ali CAN)
Kamera: Panasonic DVX 102-B
Mikrofon: Azden SGM-1X
www.vimeo.com/3959597
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
17:10
4
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
04 Mart 2009 Çarşamba
Cümle Arası Anekdotlar - 3
Geçenlerde alaturkaya sıçayım dedim.
Yapamadım.
O geldi aklıma.
Döndüm hüzünle sifonu çektim.
Sıçmamıştım ama adettendir, çekmek lazım.
Şarıl şarıl akan su tekrar onu düşündürdü.
Bir alafranga tuvalet uğruna kavga etmiştik.
Bize gelmişti.
Salata yemiş, sağlıklı su içmiştik.
Sıçası geldi herhalde.
“Lavabo nerede?” dedi.
“Şurda” dedim.
Gitti geri geldi.
“Ay orası banyo, lavabo nerde?” dedi.
“Haa, şurda” dedim.
Gitti tekrar geri geldi.
“Orası da mutfak, lavaboyu soruyorum ben” dedi.
Daha uzun “Haa” dedim, “şurda” diye de ekledim.
Gitti.
İçerden bir çığlık koptu.
Yanına koştum, kapıyı açtım.
Eğilmiş duruyordu sevdiceğim.
Beni görünce duygulandı.
“Ayy ben buna yapamam” dedi.
Sadece osurmuştu sanırım. Bir koku vardı.
Teselli etmeye çalıştım.
Bunun da diğerlerinden bir farkı olmadığını anlattım.
“Alaturka bu” dedi, “çok banal” diye de çemkirdi.
O an ayrılacağımızı anlamıştım.
Çok duygusal bir andı ve tuvalet dardı.
Bu ilişkide ters giden bir şeyler vardı.
Demek ki buymuş.
Uzunca bir süre aynı vaziyette ağladı.
Ben de uzun uzun anlattım.
Alafranga koyarsam içeri sığamayacağımı izah ettim.
Kapı da içeri açılıyordu.
Bu kızlar amma da anlayışsızmış.
Zaten kaç kere sıçacaktı benim tuvaletimde.
Salata yemişti zaten, götü de küçücüktü.
Hem evlensek kibrit kutusunda yaşayacaktık.
O zaman nereye sıçacaktı.
Hiç düşünmüyordu böyle şeyleri.
“Hem ağlarım hem giderim” dedi.
Gitti.
Bir daha da dönmedi.
Oysa tuvaleti genişletip içeri alafranga koydum.
İçeri ben zor sığıyorum ama o sığardı, küçüktü.
Haber saldım, dönmedi.
Ağıt yaktım:
Hasretinden alafrangalar eskittim sevgili
Alaturkaya sıçamaz oldum yokluğundan
Yine de dönmedi…
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
20:10
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
11 Ocak 2009 Pazar
Bir Öykü
“Bir virgüle kendini asıp defalarca ölmek istese de cümlenin düşmesinden korkarak vazgeçiyordu. Şöyle sağlam, kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü cümleler kurabildiğinde ve buna inanabildiğinde ölmeyi de deneyecekti, Jack London gibi veya Martin Eden…” Şimdiye kadar kurduğu hiçbir cümleden hoşnut değildi. Bir cümlesini bile sevebilseydi keşke. 24 yıldır kimseye göstermeden yazdığı ve siz bu yazıyı okumaya başlamadan az önce yırttığı, buruşturduğu ve çöpe attığı bütün kâğıtları tekrar gözden geçirerek, önceden yazdığı sağlam bir cümleyi aramayı kafaya koydu. “Nasıl olsa artık lazım olmayacak” demişti çöpe atarken yazıları. Haksız da değildi hani; gerçekten hiç lazım olmamışlardı. Ne birine aşkını ifade ederken bu cümleleri kullanabilmişti ne de iş yerindeki arkadaşlarına bahsedebilmişti bunlardan. Otobüsteyken, kafasını kaldırmadan kaldırımda yürürken, marketteyken, çocuğunu severken, kuruyemiş alırken, karısını sevmezken, uyurken, fermuarını çekerken, akrabalara katlanırken, su içerken, nefes alırken, gençken, saate bakarken, gömleğinin kolunu kıvırırken, 10 saniye sonra çöpe uzanacakken de bu cümleler hiç bir işine yaramayacaktı. Bugün izin günüydü, kesin kararını vermişti: Bugün bitirmeliydi bu işi, ne olacaksa olmalıydı artık.
Çöpe doğru gitti ve içinden yırttığı kâğıtları ayıklamaya başladı. Uzunca bir süre kâğıtları toparlayarak oyalandı. Yırttığı parçaları bir şekilde birbirine ekliyor, oluşan cümleleri dikkatlice inceliyor ve genelde devrik, uzun cümleler yazdığı için bu işlemler biraz uzun sürüyordu. “Ne olurdu biraz daha kısa cümleler kursaydım sanki” diye hayıflandı kendi kendine. Kâğıtları düzgün toparlama işleminde başarılı olamayacağını anlayınca, bu iş bir süre sonra kelime ve cümle toparlama işlemine döndü. Farklı kâğıtların farklı yerlerindeki kelimeleri ve cümleleri birleştiriyor, oluşan anlamlara gizlice gülüyordu. Aslında kelimelerin o kadar da önemli olmadığını, önemli olanın anlamlı bir bütün oluşturma gayretinin olduğunu o sırada anlamıştı. 24 yıldır yazıyordu ama bunu yeni anlıyordu. Şaşmıştı. Şöyle bir cümle oluşturmuştu kâğıtlarından:
“Otopsi raporumda otostoptan öldüğüm yazıyordu. Duygulandım ama ağlamadım. Artık ağlamıyordum.”
Bu cümleleri 5 farklı kâğıt parçasından oluşturmuştu. Aslında 5 farklı duyguyla, 5 farklı zamanda yazılmış kelimeler, cümleler kendince bir anlam bütünlüğü oluşturabiliyorlardı. Yıllardır düzgünce kuramadığı cümleyi acaba bu yırtık kâğıt parçaları ile mi yapacaktı? Bunu deneyerek görmesi lazımdı. İşe yaramaz dediği şeyler belki de ilk defa ona yardımcı olacaktı. Bu ucuz, seyircide merak uyandırma gayretinde olan hikâye girişi de ona pek akıcı ve akılcı gelmemişti ama oyun oyundu ve kuralına göre oynanıyordu, kuralı da kendisi koyuyordu. Ne olursa olsun sonradan oluşturduğu hiçbir cümleyi düzeltmek yoktu.
24 yıldır o kadar çok yazmış ki ihtiyacı olduğu her kelimeyi bulabiliyordu. Bazen noktalama işareti ve kelime aynı kağıt parçasında denk geliyordu ve işini zorlaştırıyordu. Nokta ile birlikte gelen bir kelimeyi cümlenin son kelimesi yapmak, bir diğerini virgülle beraber kullanmak, ünlemsiz bir cümlenin sonuna ünlemli bir kelime koymak artık ona çok daha çekici geliyordu. Belki de boşu boşuna bu kadar uğraşmıştı yıllardır: İşte oluyordu, kelime cuk diye oturuyordu:
“İsrafil'e göz kırptım, elindeki düdüğü çal dostum, kıyamet vakti -Apocalypse Now- "Parayı veren düdüğü çalar" dedi. Çok üstelemedim, azami hırslı, asgari ücretli bir işçiydim, maaşım yeterdi hepimize. O paraya bakkaldan bir sürü bonibon alabilirdim: O beni seviyorsa kesinlikle bonibon da severdi!”
Az önce oluşturduğu o son cümlede artık bonibon seven kişiyi merak etmişti ve sayfanın devamını arıyordu. Bu sırada da gözüne çarpan kelimeleri, cümleleri bir kenara ayırıyordu. Bonibon seven kişinin kıytırık bir gençlik hevesi olduğunu anladığında epey bir süre geçmişti. Kıytırık gençlik hevesi üzerine bir süre düşündü: Bu yaşına kadar yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymamıştı ve şu anda eskiden yaptıklarının hemen hemen hiçbirini yapmıyordu. Yine de pişman değildi; işte bu yüzden çok pişmandı. Daha fazla pişman olmak istemiyordu ve çabucak bu işe son vermesi lazımdı. Geçmişi ile arasına giren bu kâğıtlardan bir an önce kurtulmak ve onlarsız bir hayata başlamak istiyordu. “Son bir kez” dedi içinden. Uzun bir cümlesini düzenledi ama nokta koyamıyordu. Ah bir koysaydı noktayı… Bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçerdi, noktayı koyabilse onun da noktasından elbet bir doğru geçecekti. Neredeydi bu doğru yıllardır da hayatından bir kez olsun geçmemişti? Hayatının noktası eksikti ve noktalanması gerekiyordu belki de. O da böyle düşündü ve beklemeye koyuldu. O cümlesini noktasız bırakıp, kâğıtlardan birinden bir virgül buldu. Özenle kurduğu cümlenin sonuna virgülü yerleştirip bir bantla birbirine yapıştırdı. Artık bundan başka cümle kurmayacaktı. Oyunun kuralı gereği oluşturduğu cümleleri silme imkânı olmadığı için az önce anlattıklarına kendisi bile inanmasa da oyuna devam etti. Siz de okumaya devam ettiniz. Bir 24 yıl daha böyle geçti...
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
09:53
5
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
08 Ocak 2009 Perşembe
Redif
Aruz arzulardı benimkisi lakin elde kalan hep redifti;
Uyak gibi yapıp bir türlü uymayan, uyuşamayan hani
Şiirler de böyleydi, böylesi daha güzeldi, daha haki
Turkuaz bir çeşit derinlikti, derinlik derdimdi, derdimse koyu mavi.
Yüzme bilmeden dalgıçtım ya da çok dalgındım belki
Aniden su yüzüne çıkmamam gerekirdi,
Bu vurgunlar bana sahibinden, ihtiyaçtan hediyeydi.
Daha kötüsü daldığımda yazdı, çıktığımda çoktan kış gelmişti.
Dışardaydım, etraf karbeyazdı, ayaza çalan soğuk gibi.
Zaten kar hep soğuktu, soğuksa hep beyaz sanki...
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
21:28
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
02 Ocak 2009 Cuma
Sen
Hani ben henüz bu taşın üzerine çıkmamışken de severdim ya seni, koşardım ya peşinden, haberin bile yoktu ya benden ve gülemezdin bile ya çabama; olsun yine de seni severdim sen gibi. Seni ilk tanıdığımda ya O’ysa diye şüpheye düşürebilmiştin ya beni; suretini görmeden, sadece metroda tutunan elini gördüğümde anlamıştım sen olduğunu da, yüzüne bakmaya çekinmiştim ya, ya sen değilsen diye, işte bu yüzden sevmiştim seni. Yüzüne bakamadan günlerce gelmiştim peşinden. Yürüyüşünden karakterini çözmeye çalışmış, kimleri usulca süzdüğüne bakmıştım. Kimlerle arkadaşlık edip, hangi filmlere gittiğini uzaktan uzaktan izlemiştim. Simit yiyişini, döner yemeyişini, çocukları sevişini, köpekleri sevmeyişini, otobüs beklemeni, buluşmalara geç kalmanı ve bütün bunları yaparken beni fark etmeyecek kadar aceleci olmanı ve beni fark etme konusunda hiç aceleci olmayışını sevmiştim. Yağmurdan kaçarken girdiğin kapalı mekânları, hava sıcakken aradığın gölgelikleri ben de gezmiştim senin peşinden. Dar gelirli bir ailenin dar pantolon giyen kızı olarak tanımlamıştım seni, sen hariç sevdiklerime anlatırken. Seni ne çok tanırlardı bilir misin, ben seni tanıyamadığım için diğerleri? Hep senden bahsederdim: İş görüşmelerimde medeni halimi sorduklarında ki düzeyli platonik ilişkimdin sen benim ve şaşkınlığıydın diğerlerinin. Konu işten ziyade hep sen olurdun bu görüşmelerde: Gözlerini, bakışını ve özlemini anlatırdım onlara. Gizlediği bir şeyler yok, sadece özlediği şeyler var diye özetlemiştim hayatını diğerlerine. Arkadaşlarınla fotoğraf çekilirken, fotoğrafı çeken arkadaşını da kadraja sığdırarak gizlice çektiğim fotoğrafını ve bir gün cebinden düşürdüğün –saat 10’da gelecekler- bir kâğıdı saklamıştım günlerce cebimde. Aşını kazanmak için aşındırdığın yolları ve bunları mecburiyetten yaptığın için sıktığın canını sevmiş, seni çok sevmiştim. Arkadaşlarınla arkadaş olmuş, evinin yakınlarına taşınmış ama sana açılamamıştım. Açılsam sanki bir şeyler eksilecekmiş gibi gelirdi ve sanki şu anda eksiliyor da. Hani ineceğin duraktan bir durak önce düğmeye basıp kimse inmediği için utangaçlığından inmek zorunda kalmıştın ya otobüsten, işte o otobüste ölmüştüm ben. Peşinden inememiştim ve az ileride zincirleme bir kaza tamlaması ile tamamlanmıştı bu di’li geçmiş hayatım. Sanırım bazı şeyler hep böyle yarım kalacak ve hep seni sevmeye devam edeceğim. Ancak başka bir hayata inanarak kendimi inandırabilirim bu acıya. Şu anda heyecanla bu konuşmanın bitmesini beklerken ve bakarken gözlerinin içine içine, sen beni artık duyamıyor ve sadece ağlıyorsun. Bu aşkı sana anlatan arkadaşının sana anlattıkları kadarı ile beni anlayabiliyorsun. Olsun yine de bir şeydir ve belki öteki hayat dedikleri şey budur. İnan çok huzurluyum ve mutluyum. Sadece şunu bilmeni istiyorum: Seni hala çok seviyorum.
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
18:27
2
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
20 Kasım 2008 Perşembe
Iletilmis Bir Ileti
Yolladığım bir maili bloğumda paylaşmak istedim.
Aslını istersen canım hiç olmadığı kadar çok sıkılıyor ve bunları o yüzden yazıyorum. Yine de sonuna kadar direniyorum ve hayatın beni getirdiği yere iyimserlikle bakıyorum. Banane diyeceğini ve yukarda yazdıklarımın seni zerre kadar ilgilendirmeyeceğini bilsem de bu satırları yazmaya devam ediyor ve uzun zaman sonra sana iyi geceler diliyorum.
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
14:38
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
24 Ekim 2008 Cuma
Ahval
Helvalar, tencereler, kadınlar, çocuklar... Bütün ölü evlerindeki matemi matematiksel olarak hesapladım sonuç Mahmut Tuncer çıktı: “Bakkal amca bakkal amca, yağın var mı?” Bakkal amca şarkının aksine 70’lerdeki dar zamanları düşleyerek“yağ yok” dedi, biraz yağ çektim, zuladan çıkarttı: Hidrojen katkılı sıvı yağ, al sana katı “sana yağ.” Borcun 2 milyon. Bütün bu uğraşlar şunun içindi:
Dedem ölmüştü veya babaannem belki de ben. Vakit matem vaktiydi. İnsanlar anlamadığı şeyleri dinleyerek hüzünlenmeyi ya da sevinmeyi sevdikleri için bu hayatı anlatan bir kitabı da ölülerin ardından okuyarak mutlu oluyorlardı. Sıkıldım, kapıya çıktım. Kapıda, imam iyi okuduğu için babam açıktan bir 50’lik daha uzattı, adam almamazlık yapmadı. “Rahmetli iyi insandı.” dedi yalan bir nidayla. Ölülerin arkalarından rahmetli diye bahsetmemiz için ne kadar zaman gerekirdi? İnsan ne kadar zamanda rahmetli olurdu? Dedem 1 günde rahmetli olmuştu. Gerçi zaten rahmetli olmak için yeterince yaşlıydı ama babaannem o kadar değildi; onun rahmetli olması birkaç gün sürmüştü. İnsanlar için her şey ne kadar da kolaydı, dillerini hemen alıştırıveriyorlardı: “Rahmetli iyi insandı.” Kötü bir rahmetliye rastlamamıştım zaten, en fazla “rahmetli aslında iyi insandı” olurdun. İnsan rahmetli olunca iyi oluyordu. Rahmetli güzel bir şeydi. Bu parlak fikir bana hoş göründü:
İntiharımla ailemi iftihar ettirebilirdim.
Yıllarca bir baltaya sap olamadığım için ailemi iftihar ettirecek şeyin bu olduğuna kesin kanaat getirdim. Bunu yaparsam rahmetli olur ve “Rahmetli ne iyi insandı” ya da “rahmetli iyi insandı” olamazdım ama “rahmetli aslında iyi insandı” olurdum kesin. Hani aslında az daha yaşasa bize ısınacaktı, bizim gibi iyi olacaktı gibisinden. Her şeyin aslında ani bir ölüm karşısında ama önceden zaten bilinen kurallara göre hazırlandığı bir ölü evinde - Helva, tavuk pilav, ayran, Kur’an- ölü bedenim son kez kefene sarılı huzurlarına çıkar ve “rahmetlinin ruhuna” diyerek tavukları mideye indirirlerdi. Ailem bunları yaparak hem kendini rahatlatır hem de hayatımda ki belirsizliği diğerlerinin sevebileceği “rahmetli aslında iyi adamdı” şeklinde, benim anılarımı anlatarak tamamlardı:
”Ben aslında iyi adammışım, aslında akrabalarım geldiğinde bir bahane uydurup evden gitmem, bayramlarda yanlarına gitmemem onları sevmediğimden değil, gerçekten işim olduğu içinmiş. Ha tabi benim hiçbir zaman kesin bir işim olmamış ama olsun yine de az daha yaşasam bir iş sahibi olabilirmişim, bunun için çabalıyor ve bazı yerlere başvuruyormuşum. Yok canım, günlerce odamdan çıkmadan kötü bir şey yapmıyormuşum: Odamda film izliyor ve kitap okuyormuşum, bunlar kötü şeyler sayılmazmış ve hem ben kimsenin tavuğuna kışt dememişim. Aslında sorun da buymuş içlerinden birine göre. Aslında ben gayet zeki ve idrakliymişim, hem iki üniversite bırakmışım, istesem çok daha aktif biri olabilir, başarılarımla göğüslerini kabartabilirmişim. Sorun da buymuş: Neden olmamışım? Bir bildiğim varmış bir ötekine göre. Bir bildiğim varmış ve ben bütün o durgunluğumun altında aslında kocaman hayaller saklıyormuşum, suskunluğum bundanmış: Çok şey biliyormuşum. Hani fena da sayılmazmış susmam diğerine göre. Konuşsaymışım üniversiteye hazırlanan yeğenime kötü örnek teşkil eder, onu da kendim gibi yaparmışım. Hem hayat öyle amaçsız da yaşanmazmış ki, en kötü bir memuriyete girer ve orda bir iş sahibi olabilirmişim. Peki bunu neden yapmamışım? Bir bildiğim mi varmış? Hadiymişim oradan, besbelli tembelmişim. Yok yok, aslında o kadar da tembel değilmişim bir başka ötekine göre. Canım istediği zaman istediğim şeyi yapabiliyormuşum. O üniversiteleri besbelli çalışarak kazanmışım ama yine de bazı sorunlarım da yok değilmiş ama hangi insanın sorunu yok değilmiş ki? Ben aslında iyi adammışım, rahmetli. Bir keresinde…” İşte ben de rahmetli olmuştum. Bu kadar erken beklemiyorum açıkçası.
Onların bu muhabbetlerinden sıkılıp bir an önce gömülmek ve son toprağı üzerime serptikten sonra başımdan defolmaları için bekledim. “Ölen aslında benmişim, aşıklar ölmezmiş. Ben hayvanmışım”. Bu sözleri toprağın üstüne kapaklanan son sevgilimden duyuyordum. Bir süre öylece bekledi ve o da gitti başımdan. Şimdi rahattım. Mezarlıkları çok severdim, böylesi ne de güzel oldu. Şimdi sorgu melekeleri geliyor ve ben bu satırları günah ve sevaplarımızı yazan, sağ ve sol omzumuzda duran meleklere dikte ettiriyorum. Sağ olsunlar kırmadılar beni, çok cana yakın çıktılar. Umarım sorgu meleklerinin soruları zor olmaz. Duyduğuma göre onların sordukları soruların yaptığın kadarına da puan veriliyormuş. Bu yüzden aklıma ne gelirse yazacağım. Şimdilik hoşça kalın.
Gönderen
Pelesenk Serzenişler
zaman:
17:31
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar