Mahalle aralarında, aralarında çok da yaş farkı olmayan boy boy çocuklar kovboyculuk oynuyorlar. “Dink-şıınnnn, dink-şıınnnn” Sesler birbirini kovalıyor, kovboylar kaçışıyor. İçlerinden biri avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Vurdum onu, Tanrı öldü.” Kovboyculuk bir anda yerini varoşlarda var oluşçuluğa bırakıyor. O anda karamsar gökyüzünden damlalar taneler halinde süzülüyor. Aynı çocuk “yağmur yağıyor” diye haykırıyor bu defa. Bu tip durumlarda yağmuru ilk hisseden olmak ona Tanrıyı öldürmekten daha çok karizma katıyor. Oysa yağmuru ilk ben hissediyorum, sesimi çıkarmıyorum çünkü yağmurun neden taneler halinde düştüğünü düşünüyorum ve karar veriyorum: ”Allah ağlıyor, bugün Cuma.” Koşarak uzaklaşmak istiyorum ordan. Gitmeden de birilerine ateş etmek istiyorum. “Dink-şıınnnn” Ayaklarım ıslanıyor, koşuyorum…
Kendimi bir anda varoşlardan sıyırıyorum, var oluşlardan da. Geniş caddeli bir şehrin, postmodern camlarla bezenmiş binalarına bakıyorum, koşuyorum. O binalardan birinin önünde güzel gözlü bir kıza çarpıyorum. Kız mı binaya, bina mı şehre, şehir mi kıza ait bilemiyorum. Kız zayıf, düşüyor. Duraklıyorum bir süre, geriye dönüyorum, kaldırmak istiyorum. Elimi uzatıyorum, gözlerine bakıyorum: üZÜm rengi. Yüzünde başka bir ifade özünde başka, hissediyorum. Kaldırmaktan vazgeçtiğimde çoktan elimi çekmiş oluyorum. İçimden defalarca tekrarlıyorum “Güzel olmak yetmez bazen.” Kaçmak istiyorum oradan da. Az daha kalırsam esiri olabilirim, onunla birlikte yerde oturabilirim, cebimde bir gün ona rastlarım diye gezdirdiğim “Bitter Çikolata” yı verebilirim. Kaçıyorum, ağlıyorum, koşuyorum. Kız gittikçe ufalıyor. Koşuyorum, daha da ufalıyor. Koşuyorum, daha da ufak bir el uzanıyor ona. Kız tereddüt ediyor, ben haykırıyorum “Yarım kalmalı her şey, sen böyle daha değerlisin, tut o eli.” Bitter çikolata cebimde kimsesiz kimsesiz erimeli, bunu kendi başına yapabilir, biliyorum…
Gözden kaybediyorum tutunanları, yoruluyorum. Bir duvara elimi dayayıp, hafifçe eğiliyorum. Soluk alıp veriyorum, bunu hissedebilmenin dayanılmaz keyfini düşünüyorum. Ne zaman güzel bir şey düşünsem aklıma ölümü getiriyorum. Cebimdeki altıpatlarımı çıkarıyorum, içinde hep tek kurşun oluyor. Altıpatlarımın altı patlak, karşımdaki adamın gözleri de. Korkuyor. “Korkma sana zarar vermeyeceğim çünkü O var” diyorum. O’nun kim olduğunu söylemiyorum ama bir tüyo vermeden de edemiyorum “O olmasaydı hey şey mubah olurdu, haydi git şimdi.” Adamın gözleri parlıyor. Ona bir hayat hediye ediyorum, benim olmayan bir şeyi önce çalıp sonra hediye ediyorum. Sanırım yapabileceğimin en iyisi bu…
Yağmur bizlerden sıkılıyor, artık buharlaşıp göklere çıkmanın vaktinin geldiğini hissediyor. Keşke kaybolmakta bizim için bu kadar kolay olsa diye düşlüyorum. Bu tek kurşun bunu yapabilir, biliyorum. Güneş kendini hissettiriyor ve içinden şöyle geçiriyor “Ben geldim, bana tapının artık.” Güneşin bu ukalalığına aldırmadan yoluma devam ediyorum. Kendimi tekrar varoşlarımda buluyorum. Kovboyculuk oynayan çocuklar çoktan büyümüş oluyor ama aralarından bir kaçı eksik. Nerde olduklarını soruyorum. “Gasptan içerdeler abi” diyor içlerinden en sessizi. Aralarına oturuyorum. Onların eksikliğini dolduramayacağımın farkındayım. “Nerdeydin abi bunca yıldır?” diyor aynı çocuk. “Aradım” diyorum. “Buldun mu?” diyor. Susuyorum, o anda cebimde ki altıpatlarımı kurcalıyorum. Artık ne onlardan biri ne de diğerlerinden biri olmadığımın farkındayım. Gözlerimi kısıyorum, kısık sesle upuzun bir cümle kuruyorum. Kimse anlamıyor, ben de. O anda olan oluyor. Yıllar önce “Tanrıyı öldüren” çocuk beyaz beresiyle çıka geliyor: Vurdum onu “Hrant Dink-şıınnnn”…
Kendimi bir anda varoşlardan sıyırıyorum, var oluşlardan da. Geniş caddeli bir şehrin, postmodern camlarla bezenmiş binalarına bakıyorum, koşuyorum. O binalardan birinin önünde güzel gözlü bir kıza çarpıyorum. Kız mı binaya, bina mı şehre, şehir mi kıza ait bilemiyorum. Kız zayıf, düşüyor. Duraklıyorum bir süre, geriye dönüyorum, kaldırmak istiyorum. Elimi uzatıyorum, gözlerine bakıyorum: üZÜm rengi. Yüzünde başka bir ifade özünde başka, hissediyorum. Kaldırmaktan vazgeçtiğimde çoktan elimi çekmiş oluyorum. İçimden defalarca tekrarlıyorum “Güzel olmak yetmez bazen.” Kaçmak istiyorum oradan da. Az daha kalırsam esiri olabilirim, onunla birlikte yerde oturabilirim, cebimde bir gün ona rastlarım diye gezdirdiğim “Bitter Çikolata” yı verebilirim. Kaçıyorum, ağlıyorum, koşuyorum. Kız gittikçe ufalıyor. Koşuyorum, daha da ufalıyor. Koşuyorum, daha da ufak bir el uzanıyor ona. Kız tereddüt ediyor, ben haykırıyorum “Yarım kalmalı her şey, sen böyle daha değerlisin, tut o eli.” Bitter çikolata cebimde kimsesiz kimsesiz erimeli, bunu kendi başına yapabilir, biliyorum…
Gözden kaybediyorum tutunanları, yoruluyorum. Bir duvara elimi dayayıp, hafifçe eğiliyorum. Soluk alıp veriyorum, bunu hissedebilmenin dayanılmaz keyfini düşünüyorum. Ne zaman güzel bir şey düşünsem aklıma ölümü getiriyorum. Cebimdeki altıpatlarımı çıkarıyorum, içinde hep tek kurşun oluyor. Altıpatlarımın altı patlak, karşımdaki adamın gözleri de. Korkuyor. “Korkma sana zarar vermeyeceğim çünkü O var” diyorum. O’nun kim olduğunu söylemiyorum ama bir tüyo vermeden de edemiyorum “O olmasaydı hey şey mubah olurdu, haydi git şimdi.” Adamın gözleri parlıyor. Ona bir hayat hediye ediyorum, benim olmayan bir şeyi önce çalıp sonra hediye ediyorum. Sanırım yapabileceğimin en iyisi bu…
Yağmur bizlerden sıkılıyor, artık buharlaşıp göklere çıkmanın vaktinin geldiğini hissediyor. Keşke kaybolmakta bizim için bu kadar kolay olsa diye düşlüyorum. Bu tek kurşun bunu yapabilir, biliyorum. Güneş kendini hissettiriyor ve içinden şöyle geçiriyor “Ben geldim, bana tapının artık.” Güneşin bu ukalalığına aldırmadan yoluma devam ediyorum. Kendimi tekrar varoşlarımda buluyorum. Kovboyculuk oynayan çocuklar çoktan büyümüş oluyor ama aralarından bir kaçı eksik. Nerde olduklarını soruyorum. “Gasptan içerdeler abi” diyor içlerinden en sessizi. Aralarına oturuyorum. Onların eksikliğini dolduramayacağımın farkındayım. “Nerdeydin abi bunca yıldır?” diyor aynı çocuk. “Aradım” diyorum. “Buldun mu?” diyor. Susuyorum, o anda cebimde ki altıpatlarımı kurcalıyorum. Artık ne onlardan biri ne de diğerlerinden biri olmadığımın farkındayım. Gözlerimi kısıyorum, kısık sesle upuzun bir cümle kuruyorum. Kimse anlamıyor, ben de. O anda olan oluyor. Yıllar önce “Tanrıyı öldüren” çocuk beyaz beresiyle çıka geliyor: Vurdum onu “Hrant Dink-şıınnnn”…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder